ÇATLAYAN FAY HATLARI VE YENİ PARADİGMANIN İFLASI

Celal Hoca Amed

Celal Hoca Amed 

Ortalık karışıyor.

İlişkiler altüst, alâkalar bulanık, maya tutmuyor.

Bir şeyler kurulmak isteniyor; fakat kurulan yapı kendi tarihsel zeminiyle uyuşmuyor. Oysa tarih, masa başında alınan kararlarla değil, reel gerçeklik üzerinde ilerler. Bu gerçeklik yok sayıldığında rasyonel akıl da devre dışı kalır.

Çatlak tam burada başlar.

Sömürgecilik kendi ölçülerini, kavramlarını ve "rasyonel aklını" üretir. Ancak sömürgecinin rasyonalitesiyle sömürgeleştirilen halkın tarihsel gerçekliği aynı değildir. Aradaki mesafe büyüdükçe çatlak fay hattına dönüşür; biriken enerji de yalnızca siyasal yapıyı değil, toplumun bütün dengelerini sarsacak halk depremleri üretir.

Bu nedenle mesele artık yalnızca bir çatışmayı sona erdirmek değildir. Asıl mesele, kolonyalist yapının bekasını hangi biçimde sürdüreceğidir.

Bir taraf entegrasyon der, diğer taraf bunu asimilasyon olarak okur. Bir başkası aynı kavramı birlikte yaşama, karşılıklı kabul ve demokratik ortaklık anlamında kullanır. Sözcük aynıdır; tarihsel anlamı farklıdır.

Türkiye Cumhuriyeti bugün "Terörsüz Türkiye" adı altında yeni bir süreç yürütüyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bu sürecin hukuki ayağını güçlendiren önemli bir yasa kabul edilmiş durumda. Devlet bunu silahlı çatışmanın sona erdirilmesi ve yeni bir dönem olarak tanımlıyor. Ancak Kürt siyasal çevrelerinde bunun yalnızca silah meselesi olmadığı; demokratik ve siyasal hakların da belirleyici olduğu yönünde ciddi tartışmalar sürüyor. (Reuters)

Bu süreci yalnızca Ankara ile Kuzey Kürdistan arasındaki ilişki üzerinden okumak ise eksik kalır. Çünkü Kürt meselesi dört parçaya bölünmüş tarihsel bir coğrafyanın meselesidir: Bakûr, Başûr, Rojhilat ve Rojava.

Sınırlar ve devletler farklı olabilir; fakat tarihsel hafıza, toplumsal bağlar ve ulusal bilinç cetvelle çizilmiş sınırlar kadar kolay bölünmez. Bu yüzden bugün geliştirilen politikalar yalnızca Türkiye sınırları içinde değerlendirilemez.

Asıl soru şudur:

Kürt halkının tarihsel ve siyasal kazanımları hangi yeni biçim altında yeniden tanımlanmak isteniyor?

Çünkü entegrasyon ile asimilasyon arasındaki sınır kavramsal olarak ince, tarihsel sonuçları bakımından ise uçurum kadar büyüktür.

İmralı merkezli geliştirilen yeni siyasal paradigma da bu tartışmanın merkezinde duruyor. Toplumcu, komünal, demokratik ve ortak yaşam vurgusu öne çıkarılıyor: devlet yerine toplum, iktidar yerine komün, merkeziyetçilik yerine yerellik.

Bu yaklaşım, kapitalizmin yarattığı eşitsizliklere karşı önemli bir düşünsel zemin sunabilir. Fakat kapitalist ilişkilerin egemen olduğu, servetin belirli ellerde toplandığı ve devlet-sermaye bağının güçlü kaldığı bir coğrafyada nasıl işleyeceği hâlâ temel bir sorudur.

Daha önemlisi:

Kürt halkının ulusal varlığı ve siyasal iradesi bu paradigmanın neresinde duracaktır?

Kürt sorunu yalnızca bir "toplum sorunu" olarak tarif edilip tarihsel, ulusal, siyasal ve kültürel boyutları geri plana itilirse, ortaya yeni bir paradigma değil, eski sorunun yeni kavramlarla sunulmuş biçimi çıkar.

Dil, eğitim, siyasal temsil, kültürel varlık ve kendi kendini yönetme iradesi konuşulmadan Kürt sorununu yalnızca ekonomik ve toplumsal eşitsizlikler üzerinden açıklamak, sorunun özünü eksiltir ve tarihsel gerçeği görünmez kılar.

Mesele artık paradigmanın doğuşu değil, kendi gerçekliğiyle çelişmeye başlamasıdır.

Daha sert söyleyelim:

Yeni paradigmanın iflas ihtimalidir.


Çünkü halk başka bir yerde duruyor.

Kürdistan coğrafyasında ulusal değerler yeniden tartışılıyor. Rojava'da yaşanan gelişmeler bunun açık göstergelerinden biridir. 2026 boyunca Şam yönetimi ile Kürtlerin kontrolündeki bölgeler arasında entegrasyon ve merkezi devlet yapısına katılım konusunda ciddi gerilimler yaşandı; Kürt toplumunun dil, kültür ve siyasal haklarının anayasal güvenceye alınması talebi ise sürdü. (House of Commons Library)

Demek ki mesele yalnızca silahların bırakılması değildir. Asıl mesele, silahlar sustuğunda hangi siyasal düzenin kurulacağıdır.

Hangi dil konuşulacak?

Hangi kimlik tanınacak?

Hangi tarih kabul edilecek?

Halk kendisini nasıl ifade edecek ve geleceği hakkında söz söyleme hakkı kime ait olacak?

İtirazın kaynağı buradadır.

Başûr'da da benzer bir siyasal sıkışma yaşanıyor. KDP ile PUK arasındaki anlaşmazlık, kabine paylaşımını aşarak yönetim, ekonomik kaynaklar, güvenlik kurumları, Bağdat'la ilişkiler ve Kürdistan Bölgesi'nin gelecekteki siyasal mimarisi üzerinde yoğunlaşıyor. (Washington Kurdish Institute)

Rojhilat, Rojava ve Bakûr da kendi toplumsal ve siyasal enerjilerini yeniden üretiyor. Kırk beş yıllık bir hareketin iç dönüşümü ile Kürt halkının tarihsel hafızası arasındaki gerilim bu nedenle büyüyor.

Hareket dönüşüyor; halk da dönüşüyor. Fakat bu iki dönüşüm her zaman aynı yöne bakmıyor.

Esas tehlike burada.


Apoist hareket büyük bir paradigma değişimi yaşıyor. Ancak Kürt halkının bütününü yalnızca bu dönüşüm üzerinden açıklamak mümkün değildir. Çünkü halkın hafızası, acıları, kazanımları, dili, coğrafyası ve geleceğe ilişkin iradesi vardır.

Bir halkın siyasal iradesi, tek bir hareketin ideolojik dönüşümüne indirgenemez.

Hareket halktan doğar; ama halk hareketten ibaret değildir.

Bu ayrım unutulduğunda siyaset, halkın iradesinden beslenmek yerine onu yönetmeye başlar.

Bugün Kürt meselesindeki temel çatışma da budur: Bir tarafta silahlı mücadeleden demokratik siyasete ve merkezi iktidardan toplumsal örgütlenmeye geçiş iddiası; diğer tarafta tarih boyunca bastırılmış ulusal hafızasını yeniden kuran bir halk gerçekliği vardır.

Bu iki alan birbirinin düşmanı olmak zorunda değildir; fakat aynılaştırılamaz.

Demokrasi ulusal kimliği yok saymak değildir.

Komünalizm halkın ulusal varlığını eritmek değildir.

Birlikte yaşamak farklılıkların ortadan kaldırılması anlamına gelmez.

Entegrasyon, asimilasyona dönüşmediği sürece anlamlıdır. Ortak yaşam da bir tarafın diğerinin içinde erimesi değil, farklılıkların güvence altında birlikte var olmasıdır. Aksi halde kullanılan bütün kavramlar, eski ilişkinin yeni terminolojisinden ibaret kalır.


Ortadoğu yeniden şekilleniyor.

Suriye'nin yeni siyasal düzeni Kürtlerin statüsü üzerinden sınanıyor. Irak'ta Kürdistan Bölgesi ile Bağdat arasındaki federal ilişki yeniden tartışılıyor. İran'da Kürt meselesi güvenlik politikalarının temel başlıklarından biri olmayı sürdürüyor. Türkiye ise "Terörsüz Türkiye" süreciyle kırk yılı aşan çatışmayı başka bir siyasal zemine taşımaya çalışıyor.

Bunlar birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Ortadoğu'nun fay hatları aynı anda hareket ediyor. Bir yerde elde edilen kazanım, diğer parçalardaki beklentileri yükseltiyor; bir yerde bastırılan enerji, başka bir yerde açığa çıkıyor. Eski sınırlar artık zihinsel sınırlar olarak da işlemiyor.

Bu nedenle yapılması gereken, halkın iradesini bastıracak yeni bir siyasal mühendislik kurmak değil; onu bütün açıklığıyla görmek ve Kürt halkının tarihsel varlığını kabul etmektir.

Ulusal haklarla demokratik toplum fikri birbirinin düşmanı değildir. Özgürlük yalnızca ekonomik eşitliğe, ulusal sorun da yalnızca sınıfsal çelişkiye indirgenemez. Halk adına konuşan hiçbir siyasal yapı kendisini halkın yerine koymamalıdır.

Tarih bunu defalarca gösterdi:

Halkın iradesi bastırılabilir, ertelenebilir ve başka kavramlarla örtülebilir; fakat ortadan kaldırılamaz.

Bastırılan gerçeklik başka bir kanaldan geri döner. Çatlak büyür, fay hattı derinleşir, enerji birikir. Sonunda tarih, siyasal mühendisliğin hesaplayamadığı bir deprem üretir.

Bugün Kürdistan coğrafyasında yaşanan, böyle bir tarihsel gerilimin habercisidir.

Mesele artık yalnızca bir örgütün silah bırakması değil, bir halkın geleceğinin nasıl kurulacağıdır. Mesele yalnızca paradigma değiştirmek de değildir; değişen paradigmanın halkın tarihsel gerçekliğiyle buluşup buluşamayacağıdır.

Buluşmuyorsa...

Maya tutmaz.

İlişkiler alâk-bulak olur.

Çatlaklar büyür.

Ve tarih bir kez daha başa döner.

Çünkü hiçbir paradigma, halkın gerçekliğinin üzerinde sonsuza kadar yaşayamaz.