Sharo I. Garip
19. ve 20. yüzyılda dünyada büyük teknik, ekonomik ve politik dönüşümler yaşandı. Bu dönüşümler aynı zamanda küresel ölçekte dünya düzeninde ve bölgesel düzeyde ciddi altüst oluşlara yol açtı. Bu kaotik ortam, 1. Dünya Savaşı’yla sona erdi. Ancak toplumsal dönüşümler aynı hız ve istikrarla yeni bir dünya düzeni üretmedi. Bu istikrarsız jeopolitik nizam ancak 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bir dengeye ulaşabildi; fakat bu iki kutuplu dünya düzeni ve dengesi oldukça kırılgandı. Bu kırılgan dünya nizamı yalnızca ideolojik ve ekonomik sebeplerden değil, büyük ölçüde jeopolitik nedenlerden kaynaklanıyordu. Birçok bölgesel savaş, kolonyal hegemonya ile çözülememiş bir mesele olan ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı arasındaki mücadelenin bir sonucuydu. Nihayet Sovyetler Birliği’nin ve ardından Yugoslavya’nın çökmesiyle birçok yeni devlet kuruldu, yeni sınırlar ve dengeler ortaya çıktı.
Kürdler de bu yeni gelişmeler karşısında yeniden pozisyon aldılar. Dolayısıyla Ortadoğu’da yaşanan “Bahar”ın Kürdlerle başladığını iddia etmek abartı olmayacaktır. Nitekim Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra Tunus’la devam eden bir altüst oluş sürecine tanıklık ettik. Ancak Ortadoğu’daki devletler dünyadaki dönüşüme ayak uyduramamıştı; özellikle eski yönetici sınıf ve yönetim tarzı yeni kuşakları yönetemez hâle gelmişti. Sonuç olarak diktatörler, otoriter rejimler ve daha da önemlisi bazı siyasal paradigmalar çöktü. Ancak bu durum IŞİD, HAMAS, Hizbullah ve elbette PKK gibi devlet dışı totaliter örgütler için de geçerliydi. Bu rejimlerin ve örgütlerin tamamının maddi gerçeklikle, daha doğrusu toplumsal gerçekliğin hakikatiyle bağları kopmuştu.
Bölgedeki gelişmeleri yakından takip eden Türkiye Cumhuriyeti’nin kurmayları ve ordusu, uzun zamandır ilişki içinde oldukları Öcalan ve onun etki alanı üzerinden yeni siyasal stratejiler ve savunma doktrinleri geliştirirdi. “Terörsüz Türkiye” olarak başlatılan konsept daha sonra “Terörsüz Bölge” olarak genişletildi. Bu süreç, daha doğrusu mutlak kapitülasyon planı, bir tasfiye; hatta topyekûn bir tasfiye planı olarak değerlendirilebilir. Nitekim Öcalan hem 27 Şubat’ta yayımladığı bildirgede hem daha sonra partisinin fesih kongresine sunduğu raporda hem de son olarak Meclis Komisyonu’nun İmralı görüşme notlarında açıkça bir Kürd devleti istemediğini; federasyon ve özerkliği de desteklemediğini ve kültüralist yaklaşımların sosyolojiye uygun bir çözüm olmadığını beyan etmiştir. Bu yeni konseptle birlikte teorik altyapısı anti-kolonyalizm olan söylem terk edilmiş, Ziya Gökalp’in “Türksüz Kürd, Kürdsüz Türk olamaz” şeklindeki kolonyal diskuruna geri dönülmüştür. Tüm bu gelişmeler karşısında PKK, KCK ve DEM Parti, Öcalan’ı kendi iradeleri olarak görmüş ve sürecin mutlak ve tek müzakerecisi olarak ilan etmiştir. Öcalan ise bu süreci devletle birlikte yürüttüğünü ve süreçte Türkiye Cumhuriyeti ile uyumlu hareket edeceğini; aynı entegrasyon modelini, yani self-kolonizasyonu, Suriye, İran ve Irak’taki Kürdistan parçaları için de önerdiğini ifade etmiştir.
Öcalan ve onun siyasi hareketi uzun zamandır mevcut devlet yapılarına ve ulus konseptlerine doğrudan müdahale etmeden “demokratik cumhuriyetler”, daha uzak bir gelecekte ise Türkiye-Suriye-Irak ekseninde bir Ortadoğu konfederalizmini öngören bir siyasal hat izlemektedir. Bu çerçevede Kürdler ise bu cumhuriyetlerin ve konfederasyonun eşit ve özgür yurttaşları olarak tanımlanmaktadır. Bahçeli– Öcalan konsepti olarak sunulan bu yeni strateji, yani “bin yıllık tarihî Türk-Kürd ittifakı”, iki ana hedef etrafında şekillendirilmiştir.
- Birincisi iç cepheyi tahkim etmek daha doğru bir ifadeyle devletin ve milletin bekasını korumaktır (Cumhuriyet’in demokratikleştirilmesi).
- İkincisi ise dış emperyal ve hegemonik güçlere karşı Ortadoğu’da Türkiye ile birlikte hareket ederek Türkiye’yi bölgenin hegemonik gücü olmasını sağlamaktır (Yeni Osmanlı tahayyülü).
Ancak söz konusu siyasal paradigma bir illüzyon değilse bile kendi içinde mantıksal tutarlılıktan yoksundur ve Kürdlerin ve Ortadoğu’nun toplumsal gerçekliğinden uzaktır. Deyim yerindeyse kolonyalizm revize edilerek daha etkin hâle getirilmektedir. Parti sözcüleri ve parti basını ise adeta bir camera obscura işlevi görerek bu durumu sahneye “demokratik entegrasyon” olarak yansıtabilmektedir. Kısacası Türkiye’nin Kürdler üzerindeki kolonyal egemenlik alanı yalnızca Kuzey Kürdistan’la sınırlı kalmamakta, dört parça üzerinde genişletilmek istenmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti devleti, Öcalan ve onun etki alanındaki hareketler; paradigmaları ve ideolojileri aracılığıyla bir yandan maddi ve toplumsal gerçekliği inkâr ederek ya da değersizleştirerek1 hakikat dışılığa, diğer yandan da tarihsel bağlamından koparma yoluyla tarihselsizleştirme yöntemine başvurarak toplumu yönetmeye çalışmaktadır. Tarih dışılık ve hakikat dışılık yalnızca Kürd ya da Türk siyasetinde başvurulan yöntemler değildir; dogmatik ideolojilerin ortak özelliklerinden biridir. Karl Marx ideolojiyi “camera obscura2” (karanlık oda) olarak tanımlar; yani gerçekliğin ideoloji aracılığıyla ters yüz edilmesinden söz eder. Öcalan özellikle yazılarında ve demeçlerinde (aynı durum PKK için de geçerlidir) tarihi adeta kendisiyle başlatmaktadır. Kendi partisinin feshi için sunduğu perspektifte kendisinden önceki siyasal önderleri ve gelişmeleri neredeyse yok saymaktadır. Yani maddi ve toplumsal gerçekliği inkâr etmekte; inkâr edemediği yerde ise onu değersizleştirerek
1 “Jeopardizing of history, fact and reality as concept“(Nelson 1978)
2 Camera Obscura (Latince "Karanlık Oda"), küçük bir delikten geçen ışığın, dışarıdaki görüntüyü ters bir şekilde karanlık bir kutu veya odanın iç yüzeyine yansıttığı, modern fotoğraf makinelerinin atası sayılan optik bir düzenektir
tarihselsizleştirme yöntemine başvurmaktadır. Öcalan’ın partisinin kongresine sunduğu perspektifte Kürd kültürü ve tarihi bir “kültür kalıntısı” ya da “çöplük” olarak tanımlanarak Kürdistan ve Kürtler tarih dışına itilmektedir. Tarihselsizleştirme (dehistoricization) dogmatik bütün siyasal hareketler veya diktatörlükler için yalnızca görmezden gelme amacı taşıyan bir araç değildir; aynı zamanda hafızayı kontrol etmenin bir yoludur. Çünkü geçmişi kontrol edenler bugünü de şekillendirebilirler. Bu sayede kendi iktidarlarının alternatifsiz olduğu propagandasını yaparlar.
Öcalan’ın 27 Şubat’taki bildirgesi ve partisinin feshine ilişkin sunduğu perspektif, formülasyon ve hedefleri bakımından yukarıda bahsedilen yöntemlerin yoğun biçimde kullanıldığı dikkat çekici metinlerdir. Metinde Kürdler için devlet, federalizm, özerklik ve kültüralist yaklaşımların sosyolojiye uygun çözümler olmadığı ifade edilmektedir. Ayrıca Kürdler “olgu”, Türkler ise “ulus” olarak tanımlanmaktadır. Böylece maddi ve toplumsal bir gerçeklik olan Kürdler kolektif bir ulusal özne olmaktan çıkarılmaktadır. Bu yaklaşımın maddi dayanaklarını da kendince PKK’nin fesih kongresine sunduğu perspektifte ortaya koymaktadır; Kürdçenin işlevsiz bir dil olduğunu ileri sürerek bir bakıma “madunun konuşamayacağı” iddiasını dile getirmektedir.
Hannah Arendt (1963) bu tür maddi ve toplumsal gerçeklik inkârını “hakikat dışılık” ya da “sistematik yalan” olarak adlandırır. Ona göre eğer maddi gerçeklikler siyasetin çıkarlarıyla çelişirse sistematik yalanlara başvurulur. Kamusal alana yönelik olan sistematik yalanlar yalnızca yanıltma amacı taşımaz; aynı zamanda şiddet içerir ve yok etmeye yöneliktir. Hitler’in Nazi rejimi ve Stalin’in despotik Sovyet rejimi bu sistematik yalanlar aracılığıyla Yahudileri ve muhalifleri şeytanlaştırmış ve büyük katliamlara yol açmıştır. Dogmatik, fanatik ve ideolojik hareketler ile diktatörler çoğu zaman maddi ve toplumsal gerçekliği kendi düşünceleriyle ikame etmeye çalışırlar. Ancak bu düşünsel kurgu, maddi gerçekliğin somut faktlarından (dayanaklarından) yoksundur ve bu nedenle zeminsiz bir boşluk üretir. Örneğin Öcalan, ulusal bir gerçeklik olan Kürd olgusunu ortadan kaldırıp onun yerine “ahlaki-komünal toplum” fikrini koymaya çalışmaktadır. Oysa bu ideolojik düşünce maddi temelden yoksun bir soyutlamadır.
Bu tarihselsizleştirme ve hakikat dışılık, örgüt içinde adeta laboratuvarvari ve izole bir ortamda yürütülen bir indoktrinasyon süreciyle inşa edilmiştir. Bu indoktrinasyonun toplum üzerinde uzun süre etkili olmasının gerisinde birçok etken bulunmaktadır; özellikle kurban, bedel ve kan üzerinden oluşturulan normlar önemli rol oynamıştır. Ancak bu ütopik ada, dışarıdaki toplumsal gerçekliğin hakikatinden uzaktı. Öcalan ve etki alanındaki siyasi partiler bu yönetim tarzını 45–50 milyonluk bir toplum üzerinde uygulamaya çalışmaktadır. Öcalan bir yandan Kürdlerin kapitalizme ve ulus devlete karşı çıkmasını isterken, entegre olmak istediği devletin hem ulus-devlet hem de kapitalist ve hegemonik bir yapı olduğunu göz ardı etmektedir. Kürdlere önerdiği “demokratik entegrasyon”, pratikte self- kolonizasyondan başka bir anlam taşımamaktadır. Kürdler yeterince entegre edilmemiş, yani asimile edilmemiş gibi daha iyi ve gönüllü deyim yerindeyse “demokratik” bir asimilasyon (self-kolonizasyon) önerilmektedir. Öcalan maddi gerçekliği, bir başka deyişle toplumsal gerçekliğin hakikatini inkâr ediyor; onun yerine kendi kurguladığı düşünsel hakikati koyuyor. Toplumsal gerçekliğin açık seçik olduğu, yani inkârın mümkün olmadığı yerlerde ise hakikati ucuzlatıyor. Örneğin Kürdlerin kültürünü “kültür kalıntısı” olarak nitelendiriyor; Kürd dili yok diyemiyor ama “işlevsiz” diyerek değersizleştiriyor. Böylece kültürel soykırım meşru hâle getirilmektedir.
Öcalan, kendi partisinin fesih gerekçesini ve ulusal kurtuluş mücadelesinin sonlandırılmasını inkârın bittiği ve tanınmanın gerçekleştiği tezine dayandırıyor. Oysa Öcalan’ın kendisi statü yerine entegrasyonu önererek Kürdlerin ulus gerçekliğini inkâr ediyor. Ayrıca Meclis komisyonunda Kürdçe konuşmak isteyen bir annenin mikrofonunun kapatılması, Rojava’da ve Rojhılat’ta Kürdlerin statüsünün tanınmaması için gösterilen çaba ve Kürdler için statü isteyen herkesin terör tanımı kapsamına alınması tanımaya değil, inkâra tekabül etmektedir. 27 Şubat bildirgesi bu bağlamda inkârı görünmez kılmaya ve
meşrulaştırmaya yöneliktir. Öcalan’ın dikte etmeye çalıştığı hakikat dünyevi bir hakikat değil, Kierkegaard’ın metafizik hakikat anlayışına denk düşmektedir. Yani Hristiyanlığın hakikati bütün teorik hakikatlerin üstündedir ve İsa biriciktir; hakikatin kendisidir. Hakikate ancak İsa ve onun öğretisi üzerinden ulaşılabilir. Bunun dışındaki her yol sapmadır. Öcalan da (aynı zamanda siyasi hareketi) kendisine mucizeler yaratan kurucu mitos vasfı vermiş ve sorgulanamaz kılmıştır. İşte bu biricik, tartışmaya açık olmayan dinsel-metafizik (ideolojik) görüşler genellikle diktatörlerin ve totaliter rejimlerin başvurduğu yöntemlerdir ve hakikatin uzlaşma zeminini ortadan kaldırır. Düşünsel monopolün ürettiği hakikat dışılık epistemik bir şiddet içerir ve düşünceyi terörize eder. Oysa Nietzsche’ye göre ancak hakikatin uzlaşma zemini, yalan ile hakikat ayrımına imkân sağlar. Ne var ki son zamanlarda farklı görüşlere, basına ya da düşüncelere yönelik tahammülsüzlük; susturma ya da itibarsızlaştırma girişimleri bu uzlaşma zeminini ortadan kaldırmaya yöneliktir.
Sonuç olarak Kürt milletinin ve ülkesinin tarihselsizleştirilmesi ve inkârı, uluslararası nizamın bölgede bir asırdır yürüttüğü bir siyasettir. Türkiye, değişen bölge dengesinde Kürtlerin aktör olmasının önüne geçmek istemekle kalmayıp mutlak bir kapitülasyon talep etmektedir. Fakat bu mutlak kapitülasyon yalnızca fiziki düzeyde ve tek parçada değil; dört parça Kürdistan’da, diasporada ve aynı zamanda zihinsel düzeyde de talep edilmektedir. Bu kapitülasyonun teorik ve hukuki çerçevesi, egemen ulusun ve devletinin eşit yurttaşlığı ile tarif edilmektedir. Öcalan’ın, Demirtaş’ın, DEM’in veya PKK’nin siyasi tutumları sadece çaresizlikten kaynaklanan pasif bir kabullenme değil; bunu aşan, proaktif ve devleti ile onun siyasetini meşrulaştıran bir tutumdur. Hülasa içselleştirilmiş bir kolonyalizmden bahsedilebilir. Öcalan ve etki alanındaki hareketlerin mevcut siyaseti, Kürt milletinin değil; statükonun ve mevcut devletlerin çıkarlarını koruyan neokolonyal/selfkolonyal bir konsepttir.
Mucizeler yaratan “kurucu mitos”, Latince bir benzetmeyle Deus ex machina; dünya savaşını engellediğini ve paradigmasının tüm dünyayı kurtaracağını ileri süren propagandasına rağmen Cizre’deki hendek savaşını ve Halep’te yaşanan felaketi engelleyememiş, geride yalnızca bir enkaz bırakmıştır. Bu enkaz yalnızca fiziki değildir; aynı zamanda fikrî ve ruhî (örneğin toplumsal travma) büyük hasarlara da yol açmıştır. Dünyada birçok ulusal kurtuluş mücadelesinde olduğu gibi Kürdistan’da da oluşturulan iktidar, siyaset-özgürlük zeminini çoraklaştıran bir totaliterliğe doğru hızla evrilmiştir. Totaliter rejimler hakikat arayışını, politik tartışma zeminine katılımı radikal şiddet uygulayarak engeller. Siyasetin başvurduğu şiddet içeren sistematik yalan, giderek spiral bir formda kendini radikalleştirirken aynı zamanda kendi sonunu da hazırlayan bir mekanizma hâline gelir. Fakat Kürdler artık ideolojinin camera obscura’sından, yani karanlık odadan dünyaya bakmıyorlar. Öte yandan Kürdistan’daki sosyolojik değişimleri eski yöneticiler okuyamamış ve zamanın ruhuna uymayan paradigmaları iflas etmiştir. Dolayısıyla bu bağlamda bir Kürd baharının yaşanma olasılığı büyüktür. Nitekim bu bahar bir ulusal uyanış ve uyarı niteliğinde gelişmektedir. “Yek e, yek e, yek e; Kürdistan yek e!” sloganı Kürdistan’da kitlelerin ulus-statü inşasının kendi öncelikleri olan hakikatine işaret etmektedir. Ortadoğu’da bir kör düğüme dönüşmüş sorunların başında Kürdistan meselesi gelmektedir. Dolayısıyla yaklaşık 50 milyonluk bir nüfusa sahip olan Kürdistan meselesinin eşit vatandaşlık gibi palyatif ve pejoratif önlemlerle çözülmesi mümkün görünmemektedir. Bölgede uzun vadeli bir denge ve istikrar için iki rasyonel alternatif mümkündür: Bunlardan biri optimal çözüm, yani Kürtlerin devletleşmesi; diğeri ise sub-optimal diyebileceğimiz İran, Suriye ve Türkiye’de Irak’taki federal modelin hayata geçirilmesidir.
Kaynakca
- Arendt, Hannah (1963) Wahrheit und Lüge in der Politik (Hakikat ve siyasetde yalan) : Zwei Essays, München-Zürich: Piper (Serie
Piper 36), 2. Aufl. 1987, S. 44-92. – Der Essay »Die Lüge in der Politik« ist wiederabgedruckt in: In der Gegenwart,
S. 322-353.
- Nietzsche, Friedrich, Der Wille zur Macht. Versuch einer Umwertung aller Werte, Stuttgart 1952.
- Nietzsche, Friedrich, Ueber Wahrheit und Lüge im aussermoralischen Sinne, in: Ders., Sämtliche Werke, hrsg. von G. Colli und M. Montinari [= KSA], Bd. 1, München 1999.
- Markus Enders (Freiburg i. Br.) Das Verständnis von Wahrheit bei
Sören Kierkegaard, Ludwig Feuerbach (Online 11. Mart 2026) und Friedrich Nietzsche
- Schmidt, Amos (1991): Max Horkheimers Ringen Um Die Wahrheit
- Nelson, John S. 1978. „Politics and Truth: Arendt’s Problematic“. American Journal of Political Science 22, 2: 270–301.
14.03.2026