Bir kitabın ardından

Cano Amedî

Cano Amedî

Son haftalarda elimden düşürmediğim bir kitap var. Bu kitabı okudukça bazı notlar tutma ihtiyacı duydum. Kitap, Bedîrxanîlerin torunlarından yazar Ahmet Kardam tarafından yazılmış. Adı: “Kürt Tarihinin Unutturulmuş Bir Sayfası: Abdürrezzak Bedirhan”. Kitap 264 sayfadan oluşuyor ve Dipnot Yayınları tarafından 2025 yılında yayımlanmış. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki mutlaka okunması gereken eserlerden biridir.

Sevgili Ahmet Kardam, mevcut belge ve dokümanlar ışığında konuyu oldukça iyi analiz etmiş. Kitap, Abdürrezzak Bedirxanî’nin biyografisinden çok, farklı bir arayışın izlerini takip ederek dönemin koşullarına, imkânlarına ve toplumsal sürecine dair önemli veriler sunuyor. Kürdistan coğrafyasında güçlü imparatorlukların nasıl cirit attığını ve Kürt milletinin kaderi konusunda nasıl öldürücü işbirlikleri yaptıklarını biliyoruz. Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde Osmanlı, Rusya, İran ve İngiltere’nin yanı sıra başka devletlerin de Kürt coğrafyası üzerinde pay talep ettiği bir gerçektir.

Osmanlı–Rus savaşının ardından Rus ordusunun Kürdistan’ı işgal etmesi, Kürt–Rus ilişkilerinde ciddi bir kırılma ve güvensizlik yarattı. Rus ordusunun Ermeni gruplarını öncü güç olarak Kürt coğrafyasında kullanması, bu güvensizliği düşmanlığa dönüştürdü. Şeyh Abdülselam Barzanî, Abdürrezzak Bedîrxanî, Mele Selîm ve Simko’nun dönem dönem yürüttükleri çabalar karşılıksız kaldı ve yeni bir ittifak arayışı için yetersiz oldu. Çünkü bölgede çıkar paylaşımı ekseninde hem rekabet hem de ittifak hâlinde olan bu imparatorluklar, Kürtlerin kendi coğrafyalarında aktör olmasını engellediler. Bu Kürt karşıtı ittifakın bugün de farklı biçimlerde sürdüğünü biliyoruz. Konu oldukça derin olduğundan, kısa bir gezinti yapmakta yarar var.

Bilindiği gibi 1908 ve sonrasında Kürt siyasal hareketi, İstanbul merkezli entelektüel bir “fikir” aşamasından yeterince çıkamamış; belirli elit çevrelerle sınırlı kaldığı için süreç karşısında kitlesel–örgütsel bir aktöre dönüşememişti. Bunun temel nedenleri hem Osmanlı’nın yapısal koşullarıyla hem de Kürt toplumunun iç dinamikleriyle ilgiliydi. 1908 II. Meşrutiyet’in ilanı, Kürtler açısından da bir “fırsat anı” yarattı: Kısmen de olsa basın özgürlüğü, dernek kurma imkânı ve siyasal kimlik temelli cemiyetleşme girişimleri hız kazandı.

Ancak Kürt siyasal hareketinin ağırlıklı olarak İstanbul’da yaşayan küçük bir aydın–eşraf çevresiyle sınırlı kalması, Kürdistan’da yeterli örgütlenme ağının kurulamaması nedeniyle taşraya (aşiret, kent ve kırsal alanlara) nüfuz edemedi. Modern anlamda siyasal bir program etrafında güçlü bir ulusal örgütlenme ve kitle potansiyeli oluşmadığından, siyasal bir “aktör”den ziyade kültürel–entelektüel bir uyanış aşamasında kaldı.

O dönemde Kürt toplumunun bileşenleri arasında ulusal bilincin sınırlı olması; politik aktörlerin coğrafyadan uzak, entelektüel ve bürokratik seçkinlerden oluşması; siyasal taleplerin stratejik hedeflerden ziyade Osmanlı himayesinde kültürel haklarla sınırlı kalması bilinen bir gerçekliktir. Diğer uluslar milli talepler etrafında örgütlenirken, Kürt aydınlarının önemli bir kısmı Osmanlı Devleti ile birlikte hareket etmeyi uygun görmüştür. Ne yazık ki bu girişimlerin sonu çoğu zaman hüsranla sonuçlanmıştır.

Toplumda ortak bir “ulus bilincinin” henüz yaygın olmayışı; aşiret, tarikat ve yerel otoritelerin devletle olan ilişkileri; halk ile aydın kesim arasındaki kopukluk doğal olarak örgütsüz bir zemin yarattı. Ayrıca Kürt aydınlarının Osmanlı bürokrasisiyle entegre oluşu, bağımsızlıkçı bir çizgiyi riskli görmelerine yol açtı; talepler genellikle özerklik, yerel yönetim ve kültürel haklar düzeyinde kaldı.

Oysa Balkanlar, Afrika ve Arabistan’da milliyetçi dalgalar yükselmiş, siyasal arayışlar ve birikimler oluşmuştu. Zamanlama açısından şartlar uygundu; ancak milli bir siyasetin olmayışı, ittifak ve örgütlenme sorunlarının çözümsüzlüğü Kürtlerin bu sürecin gerisinde kalmasına yol açtı. Kürdistan’a açılma hamleleri ve örgütlenme girişimleri I. Dünya Savaşı ile sekteye uğradı. Bu süreçte Kürt aydınları, Kürt Teali Cemiyeti ve Kürt Teavün Cemiyeti etrafında kümelenmiş; ancak kendi iç çelişkileriyle meşgul olmuşlardır.

Kürd Teavün ve Terakki Cemiyeti (1908) kültürel–eğitsel ağırlıklıydı; Osmanlı ile birlikte yaşamayı, özerklik ve kültürel hakları savunuyordu. Kürt kimliğini inkâr etmeyen ama siyasal talepleri sınırlı tutan bu yaklaşım, daha sonra Kürt Teali Cemiyeti (1918) ile birlikte daha açık bir siyasal–ulusal talep düzeyine evrildi. Wilson Prensipleri, self-determinasyon vurgusu, uluslararası diplomasi arayışı ve Kürdistan’da örgütlenme isteği belirginleşti. Ancak örgütlerin ardışık devamlılığı, aralarındaki temel sorunları da görünür kılıyordu: kültürel reform mu, siyasal statü mü; devlet içi dönüşüm mü, uluslararası statü mü? Aynı aileler ve çevreler arasındaki nüfuz mücadeleleri ve toplumsal taban eksikliği, rekabeti anlamsızlaştırıyordu.

İstanbul’da seçkin aileler arasındaki rekabet sürerken, Kürdistan’da 1911–1913 arasında Îrşad örgütü; Şeyh Übeydullah Nehrî’nin başlattığı mücadelenin devamı niteliğinde Abdürrezzak Bedîrxan, Şeyh Abdülselam Barzanî, Smaîl Axayê Şıkakî (Simko), Mele Selîm, Hayreddin Berazî, Hüseyin Kenan Bedirxan, Hasan Feyzi Bedirxan, Kamil Bedirxan, Süleyman Bedirxan ve birçok Kürt yurtseveri sahada mücadele yürütüyordu. Ancak uluslararası güç dengeleri, iç bölünmeler ve ittifak siyasetinin kısır oluşu, milli bir hareketin gelişimini engelledi.

Abdürrezzak Bedirxanî ve Şeyh Abdülselam Barzanî’nin Rusya ile diyalog geliştirme çabaları, Osmanlı–İran–Britanya–Rusya çıkar ilişkilerine çarparak başarısız oldu. Ardından Şeyh Abdülselam Barzanî, Abdürrezzak Bedirxan ve Mele Selîm’in İttihat ve Terakki tarafından fiziki olarak ortadan kaldırılması, farklı bir arayış sürecini tamamen sekteye uğrattı ve toplumsal bir kırılmaya yol açtı.

1908’den günümüze Kürt siyasallaşmasının dünü ve bugünü kıyaslandığında benzerlikler ve farklılıklar net biçimde görülebilir. Tarihsel dönemeçleri, dönemin şartları ve imkânları ölçüsünde değerlendirmek gerekir. Bugünün bilgi birikimiyle o günün koşullarını değerlendirme hatasına düşersek sağlıklı sonuçlara ulaşamayız.

Toplumun tüm kesimlerini kapsayan milli bir siyasetin cılız oluşu, siyaset mekanizmasını ideolojik duvarlar arasında sıkıştırmıştır. Dünün kitlesel örgütleri, sık sık yaşanan iç bölünmeler nedeniyle toplumsal fay hatlarını tetiklemiş ve giderek örgütsel alternatif olmaktan uzaklaşmıştır. İçsel ve dışsal sebeplerin tetiklediği bu durum, tarihsel rollerin yerine getirilememesine yol açmıştır. Yine de birçok aktörün emek ve fedakârlığını yadsımadan, tarihe önemli notlar düştüklerini biliyoruz.

Geçmişe kıyasla (özellikle 1965 sonrası) kitlesel siyaset deneyimi, dil–kültür–kimlik bilincinin yaygınlaşması; medya ve sivil toplum ağlarının oluşması; kadın ve gençliğin mücadelede etkin rol alması önemli avantajlardır. Diasporanın görünürlüğü ve iletişim teknolojilerinin sunduğu imkânlar da bugünü dünden ayıran güçlü faktörlerdir.

Bu farklılıklar ışığında bugün sorunun yokluktan ziyade bölünmüşlük ve milli temsiliyet krizinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Kürt ulusal kimliğinin somut statü temelinde ifade edilmesi, entelektüel cesaretin örgütlü mücadele içinde görünür olması ve ulusal bilinç eksenli kültürel hafızanın oluşması olumlu gelişmelerdir.

Ancak madalyonun öteki yüzüyle de yüzleşmek gerekir: politik arenadaki aşırı ideolojik körlük, iç eleştiri mekanizmasının çıkar birliktelikleri doğrultusunda kullanılması, ideolojik etiketli ayrıştırıcı ve üstenci yaklaşımlar; toplumla ilişki kurmada kopukluk yaratmıştır. İç mücadele ve sınıfsal körlüğün dayattığı “ittifaksızlık” siyaseti, örgütsel mekanizmaları zayıflatmıştır.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, yaşanan tecrübeler ışığında tarihsel geçmişimizden yeterince ders çıkarmadığımızı söylemek haksızlık olmaz. Kürt milleti, politik arenada tüm bileşenleriyle bir muhataplık mekanizması oluşturmak zorundadır. Aksi hâlde bir kez daha “feleğin atını kaçırma” riskiyle karşı karşıya kalabiliriz. Bu riski avantaja çevirmek, milli siyasetin aktif ve yaygın örgütsel gücüne bağlıdır.

Ulusal bilinçle yoğrulmuş bir siyaset stratejisi ekseninde, dünün mücadele evrelerinden ders çıkararak ulusal kurtuluş mücadelesinin toplumsal dinamiklerini doğru okumak ve geleceğe yönelik ulusal–siyasal bir strateji geliştirmek hayati bir zorunluluktur. Kürt milletinin geleceğinin yol haritası, yakın tarihin son yüz yıllık tecrübe ve deneyimlerinde saklıdır. Bu deneyimler ışığında geleceği inşa etmek; ulusal bilincin özgüveniyle, hayatın her alanında birlik, dayanışma ve millet olma ruhuyla başarı halkalarını çoğaltmak mümkündür. Yeter ki ulusal bilinç mekanizmasının bir bileşeni olalım ve tarihsel hafızamızın inşasında ortak bir irade ortaya koyalım.

04.01.2026