Barışmanın Samimi Bir Amacı Olmalı

Hüseyin Akıncı

Kürt siyasi arenasının, barışa doğru giden yolda koşulsuz bir duruş sergilemesinin rasyonel mantığını anlamak oldukça güçtür. Türkiye’yi yapısal bir çözümsüzlüğe doğru sürükleyen inkâr ve ötekileştirme politikalarında köklü, ciddi ve samimi bir zihniyet değişimi yaşanmadan, Kürtlerin geleceğiyle ilgili atılacak hiçbir barış adımı kalıcı ve anlamlı olamaz.

Bir yanda "Sen varsın ama varlığına yönelik hakların ve hukukunla ilgili hiçbir şartı kabul etmem" diyen bir devlet aklı; diğer yanda ise Kürt halkının kolektif geleceğine dair en temel şartı veya şerhi bile masaya koymaktan kaçınan bir Kürt siyaseti bulunmaktadır. Dolayısıyla barışa giden yolun hangi tarafına bakarsanız bakın, hakiki bir toplumsal uzlaşıdan ziyade, geçici dönemsel çıkarlar döngüsü üzerine inşa edilmiş bir "barış kurgusu" ile karşılaşırsınız.

Mevcut siyasi konjonktürde AKP, yeni bir Türkiye tasarımıyla kendine özgü bir vizyon üzerinden geleceğe oynamakta; ana muhalefet partisi CHP ise inandırıcılıktan uzak, kendi iç klik çatışmaları ve ayak oyunlarıyla meşgul olmaktadır. Peki ya Kürt siyaseti? Aktörlerin tamamı, talepler üzerinden kendi hanelerine siyasi kar devşirme savaşına girişmişken; Kürt siyasi aktörleri maalesef koşulsuz, pazarlıksız ve adeta "dükkân senindir" teslimiyetçiliğiyle tam bir belirsizliğe oynamaktadır.

Bu şartlar altında "Kürt halkının geleceği ne olur?" sorusunun cevabını kestirmek hiç de zor değildir. Zira bahsi geçen barış illüzyonunda, Kürtlerin geleceğine dair bir iki konjonktürel ve yumuşatıcı söylemin dışına çıkılmayacağı net bir şekilde görülmektedir. Türkiye’de siyasetin nasıl dizayn edildiğini anlamak esasen zor değildir. Günübirlik çıkarlara entegre olmuş siyaset sanatı, toplumun önüne her zaman manipüle edilmiş ve kirletilmiş haliyle sürülür. Bu yüzden, söz konusu barış arayışının arka planda ne gibi mikro çıkarlara hizmet edeceğini ve hangi güç odaklarının değirmenine su taşıyacağını kestirmek her geçen gün güçleşmektedir. Durum böyle olunca, aktörlerin rolleri ve niyetleri bir belirsizliğe mahkûm kalmaktadır.

Kürt karşıtlığının popülizm zemininde prim yaptığı bir siyasi atmosferde, samimiyetin doğal özgünlüğünden uzaklaşan siyasetin rotası her zaman zikzaklar çizer. Çünkü sistem, Kürt halkının boynuna takılmak istenen "kaderine razı ol" gömleğine her zaman uygun bir zemin bulur. Ne yazık ki günümüzde Kürtler adına yürütülen siyasetin mantığının da çok ciddi ve karmaşık bir bilinmeze, stratejik bir ufuksuzluğa dönüştüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.

Geçmişteki "hendek sendromuyla" başlayan toplumsal hayal kırıklıkları ve varoluşsal gerekçelerin, inkârcılığın ağır baskısına maruz kalması nedeniyle; Kürt halkının kendi geleceğini özgürce yaşayacağı bir masaya oturup rahat bir nefes almak istemesini elbette anlamak mümkündür. Halkın bu bir nebze rahatlama ve normalleşme arzusunun, yarın ne gibi stratejik riskler doğurabileceğini öngörmek de pekâlâ olasıdır. Lakin bugünün gelişmeleri, yarını nasıl etkileyeceği hesaba katılmadan, adeta körü körüne bir gidişatla yürütülmektedir.

Federal Kürdistan Bölgesi’nin (Güney) idari ve siyasi gidişatına yönelik binbir çeşit eleştiriyi bir yere kadar yapısal yapı içinde anlamlandırmak mümkün olabilir. Peki, büyük iddialarla yola çıkan Kuzey Kürt siyasetinin yarım asırdır ödediği ağır bedellerin bu denli kolayca sıfırlanmasına ne diyeceğiz? Ya da Rojava’da ödenen bunca devasa ve haklı bedelden sonra, başı sonu belirsiz küresel odakların stratejik aparatına dönüşme yarışı halinde yapılan hamlelere nasıl bir kılıf bulacağız?

Dolayısıyla, "ötekinin" yanlışını yerden yere vururken, kendi hatalarına sevdalanma mantığının bu halka hiçbir siyasi ve sosyal getirisi olamaz. Oysa her türlü stratejik hatanın çöplüğüne dönüşen bu siyaset anlayışını kökten sorgulamak varken, kendini in…