Babacan: Yıkılmış Binanın Harcını Karan El

AKP’nin iktidara gelmesinden üç ay sonra, Oval Ofis’te genç Ekonomi Bakanı Ali Babacan ile Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, George W. Bush’la sıkı bir pazarlığa girişir.

Bahadır Özgür bozgur@gazeteduvar.com.tr

Soylu’ya bakınca tövbe çekip karşılaşmayı dilediğiniz AKP’li Babacan olabilir; lakin, 17 yıllık geçmişe dönüp bakınca da orada bugünlerin etkili bir failini görürsünüz. Zira onun amel defterinde bir rant çarkına dönmüş ve şimdi krizle beraber toplumun üzerine çöken büyüme modelinin ‘ince işçiliği’ yazılıdır.

AKP’nin iktidara gelmesinden üç ay sonra, Oval Ofis’te genç Ekonomi Bakanı Ali Babacan ile Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, George W. Bush’la sıkı bir pazarlığa girişir. Mesele ABD’nin Irak’a Kuzey’den açmak istediği cephedir. Babacan karşılığında 92 milyar dolar ister. Olay basına Bush’un görüşmede kullandığı deyimle, “at pazarlığı” olarak yansır. Babacan, istediği miktarı alamaz ama Mart 2003’te Sabah’ta yayınlanan demecinde müjdeyi verir. Haberin başlığı utanç vericidir: “Irak’a ilk bomba düştüğünde 8.5 milyar dolar hesaba geçecek”.

Ne var ki Irak’ın işgaline karşı başlayan tepkiler Meclis’i de etkiler ve tezkere geçmez. Sonrası malum: Süleymaniye’deki meşhur ‘çuval vakası’…

Şu sıralar AKP’yi bölebilecek isim olarak gündemde olan Ali Babacan’ın ilk ciddi icraatı buydu. Babacan bir ay sonra görüşmenin perde arkasını şöyle anlatıyordu: “Bush ilk beş dakika benimle konuştu. ‘Sen de MBA’liymişsin ben de MBA’li ilk başkanım’ dedi. Tepside çeşitli içecekler geldi. Ben portakal suyu içtim.”

Ne hoş bir anı…

***

Muhafazakar esnafın kalbi Ankara’nın Çıkrıkçılar Yokuşu’nun çırağı Babacan; TED koleji, ODTÜ birinciliği, Fullbright bursuyla ABD’de işletme yüksek lisansı, uluslararası finans kuruluşlarında yöneticilik, golf, trekking ve kayak tutkusu derken bir burjuva olarak yetişti. Ailede siyasetçi geleneği olmamasına rağmen Abdullah Gül’ün ısrarıyla AKP’ye girdi. 2015’te Recep Tayyip Erdoğan’ın para politikası konusundaki sert eleştirilerinin hedefinde olan dönemin Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’ya destek vermesi ile keskinleşen çatışmanın üzerine, Pelikan ekibinin ‘Hamamönü hizbi’ damgasını vurmasıyla birlikte partideki ‘aktif vitrinden’ çekildi.

Peki Babacan’la ilgili geriye nasıl bir imaj kaldı? Piyasayı iyi okuyan, uluslararası finans sermayesi nezdinde itibarlı, bankacıların ve büyük sermayenin sevdiği bir isim. Kemal Derviş’in “Babacan sayesinde 2002-2007 arası altın dönem yaşandı” sözleriyle pekişen, “Babacan gitti, ekonomide işler bozuldu” ezberi… Sonra; 2015’ten itibaren özel sektörün aşırı derecede borçlandığı, bunun risk oluşturduğu ve yapısal reform uyarıları… Beyaz kefen giyen bir çığırtkan değil sakin, kentli bir AKP’li. Garp cephesinin partideki son kalesi. Hakkında söylenen kötü söz en fazla otoriter tavırlara ses çıkarmamasıyla sınırlı.

Fena olmayan bir profil, ama kimin için? Günümüzün Zübükvari AKP’lileriyle tartıya çıksa, elbette özgül ağırlığı baskın gelir. Süleyman Soylu’ya bakınca tövbe çekip karşılaşmayı dilediğiniz AKP’li Babacan olabilir; lakin, 17 yıllık geçmişe dönünce orada bugünlerin etkili bir failini görürsünüz. Zira onun amel defterinde bir rant çarkına dönmüş ve şimdi krizle beraber toplumun üzerine çöken büyüme modelinin ‘ince işçiliği’ yazılıdır.

Derviş’in 2014’teki iltifatına Babacan çok daha önce karşılık vermişti. 2010’da Hürriyet’e Derviş programının doğru olduğunu fakat güçlü siyasi iradeden yoksun kaldığını söylüyordu. Özelleştirmeler, bankaların yabancılaştırılması ve batan bankaların maliyetinin vatandaşa yıkılması, tarımsal üretimin piyasa rekabetine maruz bırakılması, esnek emek rejimi, ücretlerin baskılanması diye sıralanan uzun bir listeye sahip programın IMF reçetesi olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. ‘Altın dönem’in anlamı için Tekel’in, Telekom’un, elektrik dağıtım hatlarının ve onlarca kamu işletmesinin başına gelenlere bakmak yeterli.

Liberallerin hâlâ hayırla andığı 2002-2007 sonrasında ne mi oldu? İşte Babacan’ın esas marifeti bundan sonra başlıyor. Uyguladığı ekonomi politikaları Türkiye’yi uçuruma götüren sürecin tohumlarını ekti. 2009 krizindeki on binlerce işsize, batan KOBİ’lere, üretimden kopan çiftçilere bakmak yerine bankacılığın ne kadar sağlam olduğuna işaret edip, ‘teğet’in sırrını açıklıyordu. İki yıl süreli ‘gevşek’ bir IMF anlaşması yapma gayreti, Erdoğan’ın popülist duvarına çarptı. 2008 küresel krizinin yarattığı ucuz kredi havuzunu fırsat gördü. Ve “dünyada dolar yağmuru var, biz de sebeplenelim” diyerek Türkiye’nin borç krizinin fitilini ateşledi.

Mesela; kendisinin dahli yokmuş gibi TL geliri olan şirketlerin dövizle aşırı borçlandığını söylüyordu, 2011’de. 2013’te ise özel sektörün borcunun riskli sınırlara dayandığından yakınıyordu. Oysa 2009’da, döviz geliri olmayan firmalara yurt içi bankalardan döviz kredisi kullanma yasağını kaldıran kendisiydi, ve bunu 1989’daki ünlü 32 Sayılı karardan sonra atılmış en önemli adım olarak gururla açıklıyordu. Uluslararası analistler kararı, Türk bankalarına kârlı bir alanda müşteri tabanını genişletme imkanı verdiği için alkışlıyorlardı.

Sonuçta inşaatçısından perakendecisine herkes kredi havuzundan para çekti. Bol keseden alınan borçlar ekonomiyi inşaat ve tüketim rotasına sürükledi. Bu büyüme modelinin eninde sonunda iskambil kağıdı gibi yıkılacağını biliyordu. Biliyordu da ne yaptı? 2013’te sızlana sızlana, “Kaynakları toprağa gömdük, AVM’lere, lüks rezidanslara yatırdık. Sanayiyi, üretimi unuttuk” dedi, sadece. Gereğini yaptı mı, elbette hayır. Bu demeçten bir yıl sonra çok daha ağır bir vebale ortak oluyordu üstelik.

2014’te Hazine garantili projelerde şirketlerin aldığı kredileri üstlenen ‘Borç Üstlenim Yönetmeliği’ne sesini çıkarmıyordu. Kendisinin sorumlu olduğu Hazine vasıtasıyla gelecek kuşaklara felaket bir miras bırakan Kamu Özel İşbirliği projeleri, bu sayede hızlandı. Köprüleri, yolları, havalimanlarını yapanların borcuna kefil olundu. Ülker, Doğuş vb. şirketler o dönem çektikleri döviz kredilerini bugün ödemeyip yapılandırıyor. Şimdi sırada borca batmış enerji şirketleri duruyor.

2015’e kadar 13 yıl ekonomiden sorumlu olduğu halde finansçıların, bankaların ve uluslararası mali sermayenin sözcülüğü dışında vatandaşın hayrına tek laf çıkmadı, Babacan’ın ağzından. Çünkü o, bir simyacı formülü misali Merkez Bankası’nın ‘bağımsızlığı’nı her derdin devası gören neoliberal itikatın Türkiye seksiyonunun Derviş’ten sonraki genç prensiydi. Finans sermayesine yeni değerlenme kanalları açan her uygulaması krize bir tuğla koydu. Altyapı projeleri habitatında kümelenen inşaatçı kliği onun koordine ettiği yapının üzerinden semirdi.

Doğrudur; Babacan nispeten nazik bir AKP’lidir. Siyasette taşıdığı incelik, eğitimini ustaca aldığı finansın nezaketiydi. Ancak o zarif el vatandaşa uzanırken ihaleci-inşaatçı kabalığına büründü. Bugün ondan medet umanlar bilançonun sadece ilk kısmına bakıyor.

Babacan, giriştiği siyasi hamlede belki başarılı olur; AKP’yi Meclis’te bölüp, beklentileri karşılayabilir. Kim bilir… Fakat yıkılmış binanın harcını karan birinden, yeni bir mimari proje beklenir mi? Onun vizyonunu oluşturan yol, dün olduğu gibi bugün de eninde sonunda tek bir istikamete çıkar: Cengiz İnşaat!

GAZETE DUVAR

 

YAZARLAR Haberleri

Önemli Bir Portre: Numan Efendi
Aziz Özdemir yazdı: Irkçılık Ya Da Işıl Özgentürk
İrfan Aktan: Işıl Özgentürk’ün çukuru
Yeni Amedspor yönetimi ve transfer politikası
Binbaşı Kasım Ataç: Bir Ajanın Anatomisi