Arap Milliyetçiliğinin Gölgesinde İki Kadim Millet: Kürtler ve Yahudiler

Hüsamettin Turan

 

Ortadoğu siyasal tarihinin en belirleyici ideolojik öğelerinden biri olan Arap milliyetçiliği, yalnızca uluslararası dengeleri değil; bölgedeki kadim halkların varoluş koşullarını da belirlemiştir. Bu ideoloji, tarih boyunca iki millete sistematik biçimde ağır bedeller ödetmiştir: Kürtler ve Yahudiler.

Her iki millet de Arap ulus-devlet projelerinin genişleme ve dışlama eksenli politikalarının hedefi olmuş; toprak, kimlik ve siyasal irade üzerinden yürütülen tahakküm süreçleriyle yüz-yüze bırakılmıştır.

Filistin’in modern tarihindeki parçalanma süreci, yalnızca bir İsrail-Filistin çatışmasının değil, Arap devletlerinin bölgesel rekabetinin de sonucudur. Filistin coğrafyası üç parçaya ayrılmış; bir bölümü Ürdün’ün, bir bölümü Suriye’nin egemenlik alanına dahil edilmiştir. Bu bölünmeler Filistinlilerin iradesiyle değil, Arap milliyetçi çıkarların ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleşmiştir.

1949 yılında Ürdün yönetimi yüz binlerce Filistinliyi katlederek veya zorla yerinden ederek nüfusu kendi topraklarından uzaklaştırmıştır. Bu büyük felakete rağmen İslam dünyasının sesi kısık kalmış, kardeşlik söylemleri pratikte yok hükmünde bırakılmıştır.

1970’li yılların başında Suriye devletinin Filistinlilere yönelik uygulamaları benzer bir zorunlu göç döngüsünü doğurmuş, yüz binlerce kişi Lübnan kamplarına sığınmak zorunda kalmıştır.

1975’te Tal el-Za’tar ve Cisr el-Paşa kamplarında gerçekleştirilen toplu katliamlar, Filistinlilerin yalnızca İsrail ile değil; Arap devletleri ve onların vekalet milisleriyle de yıkıcı bir çatışmanın öznesi haline getirildiğini göstermiştir.

Bu süreç aynı zamanda Hizbullah’ın Lübnan’da yerleşikliğini pekiştiren stratejik dönüşümü hazırlamıştır. Ancak bütün bu dönem boyunca Müslüman devletler nezdinde derin bir sessizlik hâkim olmuş, politik konfor, ahlaki sorumluluğun önüne geçmiştir. Buna karşın aynı devletlerin İsrail ile geliştirdikleri ilişkiler, diplomatik davetler ve iyi komşuluk temasları, Arap milliyetçiliğinin söylem ile eylem arasındaki çifte standardını açığa çıkarmaktadır.

Kamuoyu önünde Yahudi karşıtlığı üzerinden siyasal meşruiyet üretmeye çalışan aktörler, sahne arkasında jeopolitik çıkar hesabını sürdürmüşlerdir. Suriye ve İran’ın yönlendirdiği Hamas’ın sivillere yönelik saldırıları uluslararası hukuk açısından açık ve ağır ihlallerle doludur. Buna rağmen büyük bir kitle, Yahudilere karşı işlenen suçları görmezden gelme refleksi geliştirmiş, dini retorik bir savunma mekanizmasına dönüştürülmüştür.

Oysa ...

Saldırıya uğrayanların çoğu zaman sivil insanlar, katledilenlerin savunmasız halk kesimleri, kaçırılanların kadınlar ve çocuklar olduğu açıktır.

Müslümanlık adına duyarlılık iddiasında bulunanların sessizliği, vicdani zeminde ciddi bir sorgulamayı zorunlu kılmaktadır. İnanç adına yürütülen siyasetin, adalet ve merhamet iddiasıyla olan çelişkisi bu noktada en çıplak haliyle görünür olur.

Kadim topraklar konusunda da benzer bir ikiyüzlülük tarihsel olarak tekrarlanmıştır. Yahudiler, tarihsel tefsirlerden beslenen bir hak iddiasıyla, Arap hâkimiyetine geçmiş topraklarını yeniden ele geçirerek devletleşmişlerdir.

Arap devletleri ise bu coğrafyanın mutlak surette Arap toprağı olduğunu ileri sürmüş, Filistinlilerin kolektif iradesini yer yer kendi iktidar siyasetlerinin aracı haline getirmiştir.

Bu tutumun Kürt meselesiyle gösterdiği paralellik göz ardı edilemez. Kürt coğrafyası da benzer biçimde herhangi bir ulusal irade gözetilmeksizin bölünmüş, fetvalar, ümmet söylemleri ve milliyetçi dogmalar üzerinden toprakları gaspedilmiştir.

Kürt milleti, 14 asır boyunca aynı baskı döngüsünü defalarca yaşamış; inkâr, asimilasyon, sürgün ve katliam politikalarının başlıca mağduru olmuştur. Ortadoğu’da kimlik siyasetinin temel işleyişi, çoğu zaman mağduriyet üretme kapasitesi üzerine kuruludur.

Yahudiler ve Kürtler, Arap milliyetçiliğinin dışlayıcı politikalarının en ağır sonuçlarına maruz kalan iki millet olarak tarihsel hafızaya kazınmıştır.

İsrail karşıtlığı çoğu zaman antisemitik duygularla bütünleşmekte, Filistin davası Arap devletlerinin gerçek dışı ideolojik vitrini olarak kullanılmaktadır.

Kürtlerin özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkı ise benzer gerekçelerle sistematik biçimde bastırılmaktadır.

 Bu coğrafyada ahlaki tutarlılık, yalnızca kendisine benzeyene değil; her halkın acısına duyarlılığı gerektirir. Aksi hâlde tarih sürekli aynı sahneyi tekrarlar: güçlünün haklı, mağdurun ise suçlu ilan edildiği karanlık bir döngü.