Amerika Edebiyatında Kısa Bir Yolculuk

İskan Tolun

 

İSKAN TOLUN / Köln.

Son Makaleler:

 

 

Kendi düşüncelerini topluma kabul ettirmek için Kentucky eyaletinde gezerken bir gece öfkeli bir kalabalık onu yakaladı ve o civardaki bir nehre atmak için yaka paça götürdüler. Nehrin kenarına geldikleri zaman Senatör Marshall büyük bir soğukkanlılıkla gülümseyerek:

“Dostlarım, bu böyle olmaz!” diye konuştu. “Benim bildiğim vaftiz töreni böyle yapılmaz!” Onun bu sözleri düşmanlarını kahkahalara boğdu ve cesareti hepsini tesiri altına aldı… (J. K. Kennedy: Cesaret ve Fazilet Mücadelesi / 166. Sayfa / Hayat Yayıncılık / İstanbul) Çok ilginç gelmiş,  not düşmüştüm. Yıllar önce okumuştum bu kitabı ve ABD’nin, 2. Dünya savaşı sonrasında hem Sovyetler Birliği'ndeki komünizm etkisini sınırlandırmak hem de ağır bir yıkıma uğramış olan Avrupa Ülkelerini de tesiri altına almak amacıyla 1948-1951 yılları arasında yaptığı ekonomik yardım: Marshall Planı, aklıma gelmişti.

Neyse, konu Amerika Edebiyatıdır, siyasete pek girmeyeceğim, zaten ilgi alanım dışındadır. Lâkin Amerika, yakında bağımsızlığının 250. yıl dönümünü kutlayacak, buna hazırlanıyor, kısaca değineyim. 4 Temmuz 1776'da kurulan ABD’nin yaşı, 4 Temmuz 2026 tarihinde tam çeyrek milenyum oluyor: America 250. Haydi hayırlı uğurlu olsun, diyelim. Hayır da şer de oradan geliyor zaten.

Tarihi sergiler, festivaller ve çeşitli etkinlikler de barındıran bu olağanüstü kutlama töreni, bütün dünya tarafından merakla bekleniyor. Amerika kıtasındaki yerli medeniyetler binlerce yıllık bir geçmişe sahip olsa da, modern ABD devletinin kuruluşu 18. yüzyılın sonuna dayanmaktadır. George Washington tarafından 4 Temmuz 1776'da kurulan Amerika Birleşik Devletleri günümüzde, ”Süper Güç,” olarak da biliniyor.

ABD’nin kuruluş tarihinden söz etmişken, kısaca keşfine ve sonrasına da değineyim, her ne kadar biliniyor olsa da:

Kristof Kolobm 1492 ve 15. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa'lıların istilası, yerli kızılderililerin kırımı, 1775 ile 1783 yılları arasında bağımsızlık savaşı ile İngiltere’den ayrılma, 13 koloninin birleşimiyle zamanla genişleyerek 50 eyaletli federal bir yapıya dönüşmesi ve 250 yıldır bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmesi vs.. Ha, böylece İngiltere’nin York şehri ile Amerika’nın New York şehrinin isim benzerliğini de, tamamen istila dönemindeki isim babalığına dayandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Neyse, asıl konuya geçeyim: Yıllardır Amerika’lı yazarların kitaplarını / romanlarını ayırt etmeksizin okuyorum, ünlü ünsüz. Nitekim Amerikan kültürü ve edebiyatı, günümüzde dünya edebiyatını şekillendiren en dinamik ve etkili literatürler arasında yer almaktadır. Amerika edebiyatı; Haper Lee (Bülbülü Öldürmek), Ernest Hemingway, John Steinbeck ve F. Scott Fitzgerald gibi klasiklerin yanı sıra, modern dönemde Toni Morrison ve Paul Auster gibi isimlerle zenginleşen, sosyal eleştiri ve Amerikan Rüyası temalarına odaklanan çok güçlü bir geleneğe sahiptir. Şüphesiz, adını vermediğim birçok yazarın değerli eserleri de yok değildir.

Bugüne kadar Amerika Edebiyatıyla ilgili ne bulduysam okumaya çalıştım. Ve anladım ki, dünyanın süper gücü sayılan Amerika, göründüğü gibi değildir. Aslında birçok şey göründüğü gibi değildir. Her yerde olduğu gibi zengin giderek zenginleşiyor, fakir de hep fakirleşiyor maalesef. Amerika’da da durum pek farklı değildir, hatta eskiden Amerika çok daha kötü yönetiliyordu denilebilir. Neyse, bütün okuduklarımı anlatamam elbette. Lâkin okuyup da etkisinde kaldığım, birkaç romanı özetlersem eğer, Amerika hakkında daha fazla bilgi ve fakirliğin nasıl dibe vurduğunun ibretlik öykülerini çok daha iyi anlatacağım sanırım.

Yıllar önce, Upton Sinclair’in 1906 yılında yazmış olduğu Chicago Mezbahaları adlı romanını okumuş çok etkilenmiştim. Adından da anlaşıldığı gibi et ürünleri sektörü. Ve, bu sektörlerde son derece sağlıksız koşullarda ve düşük ücretle, hatta boğaz tokluğuna çalışan yoksul halkın hazin dramını okurken çok etkilendiğimi hatırlıyorum, hatta o ara bir süre, et ürünlerinden (Sosis, Salam gibi) uzak durmuştum. Lâkin, biraz araştırınca, durumu çok daha iyi anladım:

 

O zaman değerli yazarın Chicago Mezbahaları adlı eseri büyük yankı uyandırmıştı ve kamuoyunun dikkatini mezbahalardaki sağlıksız çalışma koşullarına çekmişti. Eserin yayınlanmasından hemen sonra ABD'deki et sektöründe iyileştirme çalışmaları başlamış ve konuyla ilgili yasal düzenlemeler yapılmıştı, çok şükür. Pulitzer Ödüllü Amerikalı yazar Upton Sinclair, mezkûr eseriyle bir devrim yapmıştı o zaman. Ve, çok sayıda kitap yazmış olan bu değerli yazar, 20. yüzyılın başlarında yazdığı eserlerle de büyük bir şöhrete kavuşmuştu.

 

Ve, henüz bitirip etkisinde kaldığım John Steinbeck'in ünlü eseri olan Gazap Üzümleri adlı romanına da kısaca değineyim. Roman, Oklahoma'dan (2000 mil=3218,69 km) Kaliforniya'ya çalışmak için göç eden Joad ailesi üzerinden, yoksullaşan çiftçilerin hayatta kalma mücadelesini ve kapitalist sistemin yarattığı yıkımı alabildiğine çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Nobel Edebiyat Ödüllü Amerikalı usta yazar John Steinbeck bu romanında, 1929 ekonomik buhranının ardından 1930'lu yıllarda ABD'de yaşanan Büyük Buhran ve Kuraklık Dönemi’ni anlatırken, okuru da peşinden köşe bucak sürüklüyor âdeta.

Joad ailesi külüstür, döküldü ha dökülecek bir kamyonla yola çıkıyor. Bir düzine insan ve köpekleri. İlk molada yola çıkan köpeğe bir araç çarpıyor ve dökülmeyen, sağlam çıkan kamyon yerine, aile giderek dökülmeye başlıyor, maalesef. Alabildiğine trajik bir hikâyedir.

O kıtlıkta ailelerin dayanışması ve Ana dedikleri evin kadınının adil davranışları, pes etmeksizin sabırlı, dik duruşu, Papazın ve henüz hamileyken, sırra kadem basan iç güvey kocasının terk ettiği evin kızı Rose of Sharon’un fedakârlıkları dışında hiçbir sevindirici durum yaşanmıyor desem yeridir. Olaylar öylesine hızlı gelişiyor ki, kitabı bitirmeden bırakmak istemiyor insan: 540 sayfa.

İşçilerin grev yapmasını, hatta bir araya gelmesini bile engellemek için polisin patronlarla işbirliği içinde olması, düşük yevmiye ile çalıştırmak için, yüz işçinin alınacağı çiftliğe bin kişinin baş vurmasını ustalıkla sağlayan görevlilerinin vurdumduymazlığı ve boğaz tokluğuna çalıştırdıkları bu işçileri hor görüp aşağılamaları da cabası.

Bütün bunlara, en sonunda isyan eden işçilerin üzerine güvenlik güçlerinin tomalarla saldırması içler acısıdır. Okurken, demokratik mitingleri, yürüyüşleri, Taksim'deki 1 Mayıs’ları ve batıya giden  mevsimlik işçilerini de hatırladım. Alabildiğine çarpıcı olan Gazap Üzümleri adlı bu romanın adı bence Ekmek Kavgası, ya da Ekmek Savaşı olmalıydı. Zaten Joad ailesi pamuk, şeftali toplama gibi işlerde çalışıyorlar. Üzüm işine yetişmeden roman son buluyor, ama nasıl bir son? Değerli yazar romanını öyle bir sonla noktalamıştır ki, gerçekten de okumak gerek. Açlıktan kusanlar, hastalananlar, hatta ölmek üzere olanlar var. Ekmek aslanın ağzında değil de, midesindedir sanki: Gel de çıkar. Alabildiğine zor bir yaşam mücadelesi söz konusudur. “ABD o zaman, Marshall Planı adı altında dünyaya yaptığı ekonomik yardımını kendi yoksul halkına yapsaydı ya,” demekten kendini alamıyor insan.

Ve, bir Amerikalı yazarı daha anlatmadan geçemeyeceğim: Noah Gordon. Evet, Noah Gordon’ın iki tarihi dev eserini de zevkle okumuştum: Beyaz Şaman ile Hekim adlı kült romanı. İkisini de çok beğenmiştim, ama Hekim unutulacak bir eser değildir. Hırslı bir İngiliz gencinin tıp öğrenme tutkusu beni çok etkilemişti. Bin yıl öncesinin iptidai koşullarında onca tehlikeyi, zorlukları göze alarak kararlı ve büyük bir azimle Londra'dan yaya yola çıkarak, İran’a varmasını soluk soluğa okumuştum. Söz konusu roman, beyazperdeye de uyarlanmış: Der Medicus. Fragmanını gördüm, lâkin beni pek tatmin etmedi. Okuması çok daha çarpıcıydı. Binlerce kilometrelik yolu, yıllarca kat ederken bir sürü macera yaşamış genç adam ve en nihayetinde İbn-i Sina'nın yanında stajyer olarak işe başlıyor. Okuyup bitirince:

“Londra nere, İran nere? Demek o zaman, İbn-i Sina çok meşhurmuş, hekimlikte dünyaya nam saldığına göre,” diye düşündüğümü hatırlıyorum. İyice araştırıp, ilgili birkaç kitabı da okuyunca, Hipokrat kadar olmasa da, çok meşhur olduğunu hemen anladım:

“Yaş ilerledikçe beden toparlanamaz,” diyenlerin tersini bin yıl önce kanıtlamıştır İbn-i Sina:

“Mesele yaş değildir, mesele bedenin düzenidir. Beden kendini onarmayı hiçbir zaman bırakmaz; insan ona engel olur. Vücut yara aldığında insan ayırt etmeden hücreler çalışır, tıpkı uyurken atan kalp gibi, yaranın iyileşmesini sağlar.”

 

Konu sağlıktan açılınca, aklıma hastanede tedavi gören değerli Aktör Kadir İnanır geldi. Filmlerini hayranlıkla seyrederek büyüdük. Değerli sanatçı Kadir İnanır’a acil şifalar diliyorum!..