Saçı sakalı birbirine karışmış halde bir sağa bir sola savrulup yürüyordu. Dalgındı; dalgınlığının altındaki o derin öfke, yere sertçe basan adımlarından belli oluyordu. Kendi kendine konuşup "Olmaz bu kadar!" kabilinden birşeyler mırıldanıyordu.
Yaşadığı evin dört tarafını saran ulus-devlet çemberine ve özellikle 2026 yapımı yeni Suriye Arap Cumhuriyeti'nin kuruluş şenliklerine dalmış gibiydi. Ulus-devlet dönemi tüm görkemiyle orta yerde dururken, ulus-devletin bitişini Kürtlere dayatan aklın, o ziyan bir kısım Kürt aklının hikmetine kafası takılmıştı!
Suriye'de Kürt halkı "Suriye Arap Cumhuriyeti" adıyla ırkçı ulus çemberine mahkûm edilirken; Kamışlo, Heseke, Kobani ve Afrin gibi yerleşim alanlarında ırkçı ve cihatçı sloganlarla nasıl bir ulus inşa etme fethine giriştiklerini hatırlayinca, "Ah be Kürtler!" diyerek sağa sola sendeler halde sanki kendi kendisiyle kavga ediyordu.
Öncelikle Kürt halkının IŞİD'e karşı verdiği mücadeleyle insanlık adına inanılması çok güç bir bedel ödediği gerçeği ortadaydı. Ve çok tabii ki bu bedelin veriliş hikayesinde, Kürt halkının varlığını diğer tüm halklar gibi görünür kılmak için on binlerce can toprağa uğurlanmıştı! Daha dün Sipan Hizni'nin kellesiyle bedel ödediği gibi... Ya da Kobani'de yanarak kül olan Kürt insanlarının devam eden hikayesi gibi...
Ama ne yazık ki, bunca ödenmiş bedelin getirisi, entegrasyoncu baş mimarların müdahalesiyle ters orantılı bir hikayeye evrildi. Hani "Minareyi çalan kılıfını da bulur" diye bir deyim var ya; işte tam da bu deyime benzer bir benzerlıkla, Kürt halkının ödediği bunca bedelin çalınma kılıfı da entegrasyon oldu diye kendisiyle konuşmaya devam ediyordu.
Akıl dengesi her bozulduğunda, halkların kardeşliğine heba edilen on binlerce Kürt gencinin hesabını soran biri çıkmadan, "Sakın ha sakın bunalıp bunaklaşma!" diye aklına yalvarır bir edası vardı. Kendisine her ne kadar yalvarıp "Nedir bu halin?" dese de, "Herkese helâl ama Kürtlere neden ulus-devlet haram?" fetvasını veren Kürt'ün aklına bir türlü akıl sır erdirememenin yorgunluğu okunuyordu yüzünden.
Kendi varlık gerekçesine arkasını dönen kazazade aklın sağa sola savurduğu değerleri Alişer ile Zarife Hanım'a şikâyet etmek istiyor gibi bir havası vardı. İlerlemiş toplumlardan Suriye Arap Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla beş yüz yıl geriye giden kelle koparan çetelere bile Suriye Arap Cumhuriyeti'nin kuruluşu için ulus-devlet helal diyen o akıl ermez Kürt aklına ne diyeceğini şaşırmış, kalakalmıştı sanki.
"Dananın düştüğü yerde bıçağa sarılıp dana başında sıraya giren çok olur" deyimini hatırladıkça; yüzyıllar öncesinde Sünni Kürtlerle Alevi Kürtlerin ayrışmasına sebep olan bir savaş ittifakının referans alınmasına "Niye aklım almıyor?" diyerek sanki aklıyla savaşa girmiş, yere dökülen yaprakları sağa sola savuruyordu.
Kürt Alevi camiasına yönelik söylendiği iddia edilen bir başka söylemi hatırladığında ise —hani şu "Biz sizi sokaklarda toplayıp mevki sahibi yaparak adam yerine koyduk" nakaratını— "Allah'ım, ne olur kendi aşkına aklıma mukayyet ol!" dercesine elindeki küçük taşlarla gözüne ilişen büyük taşları taşlamaya başlıyordu. Ama yine de dönüp dolaşıp, ulus-devlet döneminin bitişini bir lütuf gibi Kürtlere dayatan aklın mantığına takılıp kalıyordu.
"Ulus-devlet Kürtlerin dışında herkese helal ama Kürtlere haram" diyenlerin akılsızlığını hatırladıkça; Kürtlerin yaşadığı tüm havzayı çembere alan Suriye, Türkiye ve İran'ın ulus-devlet şemsiyelerinin alt kısımlarıyla "Entegre olun, yaşayın" diye emirname verenlere ne denmeli diye kara kara düşünmekten takatsiz kaldığı belli oluyordu.
Welhasılikelam; Kürt halkının hukukuna atılan makasın hikayesi yeni değil. Çünkü Kürt siyasetinin kendine özgü zaflarla ortaya koyduğu kumaşa makas atan çok olmuştur. Dolayısıyla bırakalım dış güçlerin kuşatma ve makaslama girişimlerini; Kürtlerden kaynaklı zaflarla ağzı açık bırakan makaslar bile, her dönem Kürtlerin kendi yakasını makaslamıştır diye kendi kendine dert yaniyordu.
Günün sonunda, sokakların o gürültülü sessizliğinde kendi iç hesaplaşmasıyla baş başa kalan amca, belki de asıl büyük soruyu boşluğa bırakıyordu: Tarihin bu kadar açık bir ironisini, bu kadar acı bir dayatmasını kendi elleriyle onaylayan bir akıl, yarının aynasında kendine nasıl bakacak diye merak ediyordu?