AB, Erdoğan tarafından aşağılanmasına izin veriyor!

Vildan S. Tanrıkulu

Makale:

AB’nin merkezi yöneticilerinin Türkiye’ye karşı tavizci politikalarını devam ettirme isteklerinde ısrar ettikleri görülüyor. Jonas Sjöstedt ”Artık Stefan Löfven’in diktatöre karşı açık bir dil ile konuşmasının zamanı gelmiştir’” diye yazıyor.

”Sofagate” (Koltuk sahtekarlığı) olarak adlandırılıyor. AB’nin lider temsilcilerinin Erdoğan ile müzakerelerde/görüşmelerde bulunmak üzere yaptıkları Ankara ziyareti sırasında ev sahibi olan Türkler, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen için bir koltuk bile hazırlama zahmetine katılmamışlardı.

Bu durum açık bir hakaret miydi, yoksa bir yanlışlık mıydı?

Büyük bir ihtimalle devlet başkanı Erdoğan’ın AB temsilcilerini aşağılamak için yaptığı yeni bir çaba idi. Erdoğan AB’ni zayıf bir güç olarak görüyor ve Türk iç kamuoyu için ise Türkiye’nin bölgesel olarak büyük bir güç olarak batı dünyasını hak ettiği yere oturtan bir tutum içinde olduğu duygusunu oynamaktan memuniyet duyuyor. AB geri adım atıyor, para ödüyor ve Erdoğan istediğini yapabiliyor. Son yıllarda olanlar budur.

AB’nin Türkiye politikası iflas etmiştir. Türkiye’nin hapishaneleri binlerce muhalif politikacı ile doludur. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) bu tutukluların serbest bırakılmas hakkındaki kararları hiçe sayıyor. Adalet mekanizmasının bağımsızlığı tamamıyla ortadan kaldırılmış durumda. Medyanın/basının özgürlüğü çok güçlü biçimde sınırlandırılmıştır. Bir yandan Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden tek taraflı çıkarken, aynı anda kadın hareketi joplar ve gözyaşı bombaları ile karşılaşmaktadır. Tütkiye Kürtlere karşı Suriye’de ve Irak’ta savaş yürütmektedir. Bu devlet Libya’da ve Azerbeycan’da savaş ve çatışmayı kışkırtmaktadır. Bütün bunlara karşı AB teslim olmuş durumdadır.

Ancak AB içinde bu konuda birlik yoktur, ”Sofagate” (Koltuk sahtekarlığı) olayından birkaç gün sonra İtalya Başbakanı Mario Draghi, söylenmesi gerekeni söyledi; Erdoğan bir diktatördür. Aynı zamanda Fransa da zaman zaman Türkiye’ye karşı net bir tavır almaktadır. Yünanistan ve Kıbrıs da Türiye’nin Doğu Akdeniz’de petrol ve gaz kaynakları konusundaki yayılmacılığına karşı daha sert bir tutum izlenmesinden yanadırlar.

AB, Türkiye ile mülteci anlaşması imzalaması ile birlikte, Erdoğan’a bir avantaj/üstünlük sunmuş oldu.

Ancak, AB’nin merkezi yöneticilerinin Türkiye’ye karşı bu tavizci politikalarını devam ettirme isteklerinde ısrar ettikleri görülüyor. Aynı durum Merkel ve Almanya için de geçerlidir. Malesef bu durumun İsveç açısından da geçerli olduğu görülüyor. AB, Türkiye ile mülteci anlaşması imzalaması ile birlikte, Erdoğan’a bir avantaj/üstünlük sunmuş oldu. Türkiye mültecileri engelleyecek ve AB bunun için ödeme yapacak. Bu durum, Suriye’den gelenlerin, Türkiye’de mülteci statüsüne sahip olmamalarına ve Türkiye’nin bu insanları Suriye’de ”koruma altındaki bölgeler” olarak adlandırdığı yerlere geri gönderme konusunda yaptığı açık beyanlarına rağmen gerçekleşiyor.

Bir sonraki adım, en önemli muhalefet partisinin, binlerce yöneticisi şu anda hapiste bulunan sol bir parti olan HDP’nin yasaklanması olabilir. Normal politik çalışma Türkiye’de tamamıyla keyfi bir biçimde terörizim faliyeti olarak damgalanmaktadır. HDP’nin kapatılması durumunda, Türkiye’de Kürt sorununun barışçı bir biçimde çözümünün umudu sönecektir. Bunun yerine Kürt gençleri mücadele etmek için dağa çıkmaya ve PKK’ye katılmaya eğilim gösterecektir. Bu durumda bizler daha fazla şiddet ve ölüm ile karşılaşacağız.

AB tarafından önemli günler ve vesileler ile yapılan konuşmalarda sık sık ve uzunca insan hakları ve demokrasiden bahsedilir. Türkiye’deki muhalefet ve azınlıklar açısından bu konuşmalar bir ikiyüzlülük olarak görülmek zorundadır. Türkiye demokrasiyi ortadan kaldırıyor/yerle bir ediyor ama Almanya ve AB için ticari çıkarlar, NATO ile sadakat ve mültecilerin durdurulması tamamıyla daha önemli olarak görülmektedir. Türkiye, yıllar boyunca İŞİD terör örgütünü kanatları altında korudu ve bunun yerine bütün Dünya’yı bu İŞİD terör örgütünden kurtaran/özgürleştiren Kürtlere saldırmak, onların ülkesini işgal etmek ve bombalamak ile uğraştı.Türkiye’nin askeri güçleri Suriye’nin kuzeyine saldırmaya başladığı zaman Almanya’dan ithal edilen leopard tankları kullanıldı.

Ancak, Türkiye sadece AB geri durduğu zaman güçlü görünebilir. Türkiye ekonomisi sarsıntıdadır ve TL değer kaybetmektedir. Normal vatandaş açısından bütün ülke sathında düşmekte olan ekonomik standart aynı zamanda Covid-19 pandemisinden de ağır biçimde etkilenmiş durumdadır. AB ile ticaret Türkiye açısından tamamıyla belirleyici bir önem taşımaktadır. Bundan dolayı, AB insan haklarına saygı, uluslararası hukuka bağlılık ve siyasi tutukluların serbest bırakılması şartlarına bağlı olarak, Erdoğan’a karşı ”dişe diş göze göz” temelinde sert bir ekonomik tedbir/ambargo politikası uygulamalıdır. Birkaç hafta önce İsveç Parlamentosu’nun çoğunluğu Türkiye’ye karşı ambargo uygulanması kararı aldı. Ancak İsveç Hükümeti, kendisini AB!nin ”dikkatli/özenli” politik çizgisinin arkasına saklanmak istiyor. Bu politika zaten iflas etmiş bir politikadır.

Erdoğan uzun süre boyunca Avrupa’nın güçlü sağcı politikacılarından destek bulmuştur, Carl Bildt (Muhafazakar Parti eski başkanı, eski başbakan ve eski dışişleri bakanı -ç.n-) onun savunucularından olmuştur. Ancak Almanya’nın tutumu belirleyicidir. Angela Merkel genellikle AB dostu medeni sağcı politikayı önemseyenler için bir örnek model olarak ileri sürülür. Merkel’in ırkçı sağcı parti AfD ile, İsveç’in Muhafazakar Partisi’nin (M) İsveç Demokratları (SD) ile yaptığı biçimde bir yakınlık kurabileceği, tasavur edilebilecek bir durum değildir. Ancak gerçek o ki, Merkel Türkiye’ye karşı başarısız olan bu politikanın ve Erdoğan’a sürekli olarak verilen bu tavizlerin baş sorumlusudur. Aynı durum (sorumluluk) Almanya’nın AB başkanlığı döneminde Polonya ve Macaristan için AB bütçesinin geri dönüşüm fonlarından başarılı çıkmasına yardımcı olması için de geçerlidir. Bu ülkeler şu anda demokrasiyi ortadan kaldırırken biz onlara milyarlarca para ödemeye devam ediyoruz.  

Bütün bunlar Avrupa’nın değerleri ve demokrasisi ile ilgili yapılan konuşmalar ile hiç de uyumlu olan bir durum değildir.

İsveç’in dış politikası dikkatli/özenli, AB’ne sadık ve neredeyse sadece serbest ticaret konuşulduğu zaman hevesli olan bir politikadır. Ancak şu anda bir tutum sahibi olmak için bir imkan ve sorumluluk mevcuttur. Artık Stefan Löfven açısından da, tıpkı İtalyan mevkidaşı gibi, Türkiye’nin diktatörü hakkında açık bir dil ile konuşma zamanıdır. Artık Dışişleri Bakanı Ann Linde için, Türkiye’ye karşı AB yaptırımları konusunda somut önerileri sunmanın zamanıdır.

Jonas Sjöstedt Sol Parti’nin (Vänsterpartiet) bir önceki Genel Başkanı ve Dagens Arena’nın yazarıdır.

İsveççe’den çeviri

Çevirmen: Vildan Saim Tanrıkulu

Kaynak: EU låter sig förnedras av Erdoğan - Dagens Arena