1973’TE KONYA GARAJI’NDA İSKÂNCI BİR TEYZENİN TOKAT GİBİ CEVABI

Kamil Sümbül

Yaşamımda iz bırakan anılar-5

1. BÖLÜM:

1973’TE KONYA GARAJI’NDA İSKÂNCI BİR TEYZENİN TOKAT GİBİ CEVABI

1973 sonlarına doğru Konya’nın Seydişehir ilçesine gitmek için Çermik’ten Diyarbekir’e gelip   Kontaş otobüs firmasından Konya’ya bilet aldım. Aziz Nesin’in hayatını anlatan Bir Sürgünün Anıları kitabını da yolculukta okumak için Diyarbekir’de bir kitapçıdan almıştım. Diyarbekir Konya arası 14 saatlik bir yol çekmekteydi. Çocukluğumdan beri yaşamak istediğim Diyarbekir’i otobüs terk ederken özlemle şehre baktım. Urfa’dan ötesini görmemiştim. Ankara ve İstanbul’a giderken genelde Elazığ Malatya güzergâhını kullanırdım. İlk kez Urfa üzeri batıya yolculuk yapmaktaydım. Otobüs Urfa, Antep ve  Adana garajlarında yolcu indirip yeni yolcular almıştı. Gece Adana’ya gelmiştik, şoför yarım saat bekleyeceğini söyleyince otobüsten inip Adana garajını ve etrafını dolaştım.

 

Hareket saati gelince otobüs Adana’yı terk ederken gece karanlığından Çukurova’yı göremedim. Çukurova’yı düşünürken hafızam beni gerilere götürdü. Her yıl yaz ayları Çermik’ten kamyonların kasalarına dolan kadınlı erkekli Çermik köylüleri Adana’ya pamuk toplamaya giderlerdi. Döndüklerinde elleri yara bere içindeydi. Pamuk toplarken pamuk kozası dikenleri elleri çizerek yaralardı. Çukurova’da pamuk tarlalarındaki işçi hikâyelerini çok dinlemiş, Yaşar Kemal’in yazdığı İnce Memed romanı da Çukurova’yı çok güzel anlattığından görmesem de az çok tanımaktaydım.

 

Sabaha doğru otobüs Toros dağlarını tırmanırken güneşte doğmaktaydı. Manzara çok güzeldi, Toroslar sarp ve ormanla kaplıydı. Fakat yol virajlı olunca midem bulanmaya başlayınca muavinden bir şişe su istedim ve uyumaya çalıştım. Otobüs muavini; “Konya’da inecek yolcular hazır olsun garaja gireceğiz” söyleyince hemen kendimi toparladım. Otobüs garajda durunca valizimi alıp  garajda Seydişehir’e gidecek otobüs yazıhanesini bulup bilet aldım. İki saatte bir otobüs kalkmaktaydı. Bir buçuk saat sonra Seydişehir’e giden otobüs hareket edecekti. Konya garajının Türkiye’nin en disiplinli garajı olduğunu duymuştum. Hareket saati geldiğinde otobüsler bir dakika bile beklemeden garajdan çıkarlardı.

 

Garajı ve garajdaki dükkânları dolaşmaya başladım. Hemen her dükkânda Mevlana resimleri, Mevlana camisi, sema dönen adamların maketi ve Mevlana şekeri satılmaktaydı. Dükkânların başladığı yerde beş altı ayaklı basamak vardı, basamakta 7-8 kişi kadınlı erkekli oturmaktaydılar. Kadınların kıyafeti bizim taraftakilere benziyordu, başları bağlıydı. Yanlarından geçerken Kürtçe konuştuklarını fark edince durup selam verdim: “Nerelisiniz?” diye sorduğumda erkeklerden biri; “Buralıyız”, deyince şaşırmıştım. Ona; “Fakat siz Kürtçe konuşuyorsunuz? Burada Kürtler ne arar?” diye sorduğumda; “300 yıldan fazladır buraya Doğu’dan geldik, sen nerelisin?” “Diyarbekirliyim” deyince benimle Kürtçe konuşmaya başladı, fakat ben Kürtçe bilmediğimi söyledim. Başka biri; “Diyarbekir’de Kürtler yaşıyor, sen oralı değilsin o zaman”. Ben cevapla; “Oralıyım fakat Kürtçe bilmiyorum” söylediğimde kadınlardan en yaşlısı: “Sen utanmıyor musun, ana lisanını konuşamıyorsun? İnsan ana lisanını unutur mu? Bak biz 300 seneden fazladır buralara sürgün gelmişiz, her zaman kendi aramızda Kürtçe konuşuruz,” söylediğinde şaşırmıştım, sanki kafamdan kaynar sular dökülmüş gibi oldum. Onlara; “Otobüsüm gidecek hadi eyvallah!” dediğimde, bana hayret dolu bir bakış ve asık suratla baktılar.

 

Oradan uzaklaştım, şaşkındım. Yaşlı kadının söyledikleri beynimde zonklamaktaydı. Şimdiye kadar Kürt olup da Kürtçe bilmemem konusunda kimseden böyle bir fırça yememiştim. Her ne kadar babam hem Dimîlî hem de Kurmancîyi çok iyi konuşmasına rağmen evde bizimle hiç konuşmamış, çarşı pazarda köylülerle konuşurdu. Hafızamı yoklamaya çalışıp Konya civarında Kürtler var mı, derken sanki Çermik’te tuz satan dükkân sahibi Tuz Gölü civarında Kürtler var, dediğini hayal meyal hatırladım. Asimilasyonun ne demek olduğunu kavramaya çalışmamın ilk adımı yaşlı iskâncı teyzenin fırçası oldu.

Karmaşık düşüncelerle Seydişehir’e gelip büyük ağabeyimin ev adresini sorarak gidip buldum. Büyük ağabeyim Seydişehir Etibank Alüminyum Tesislerinde çalışmaktaydı. 7000 binden fazla işçi çalışıyor, işçilerin büyük bölümü Seydişehir dışından gelmişlerdi. Bizim bölgeden gelenler de çoktu, Mardinliler, Elazığ Maden’den gelenler büyük bir kalabalık oluşturmuşlardı. Mardin’den gelenler Kürtçenin Kurmanci, Maden ve civarından gelenlerde Dimîlî lehçesini konuşuyorlardı. Her Kürtçe konuşanı duyduğumda iskâncı teyzenin tokat gibi sorusu kafamda zonklamaktaydı. Sol görüşleri savunuyor, her gün Yeni Ortam gazetesi alıp okuyor, bulabildiğim kitaplarla sosyalizmin teorisini kavramaya çalıştığımdan, Kürt Ulusal Mücadelesinin yerine sınıf mücadelesini daha ciddiye alıyor, devrim yaparsak zaten Kürtler de haklarını alacak diye düşünüyordum.

 

Seydişehir’de 4-5 ay kadar bir kahve ve kulüpte çalışırken sendikal mücadeleyi izlemekteydim, üye olmasam da toplantı ve seminerlerine gidiyordum. Erzincanlı bir Kürt olan Ekrem Aydın Çağdaş Metal İş’in Seydişehir şubesi sorumlusuydu. Ayrıca Özgür Alüminyum İş Sendikası da kurulmuş, kurucu ve başkanı 68 kuşağından İstanbul’da öğrenci eylemlerinde aktif olan Seydişehirli Vural Yıldırımoğlu olmuştu. DİSK Maden İş de gelip şube acınca devrimci bir sendika olan Maden İş’e gidip gelmeye başladım. 1974 Haziran ayında Alüminyum Tesislerinin açtığı işçi alım sınavını kazanarak Kimya Laboratuvarı bölümünde işe başladım. Fabrikayı Sovyetler Birliği kurmuş ve 100 civarında Rus uzman personeli de çalışıp üretimi kontrol etmekteydiler. Çalışmaya başladığım Kimya Laboratuvarında üç Rus mühendisi vardı. Vladimir Zudin, Lena Pavlaçova, diğerinin ismini hatırlamıyorum. Zudin’e Lenin’in kitap ve resmini gösterince benimle samimi olmuştu. Lena ise fazla ilgi duymuyor gülüp geçiyordu. Laboratuvarda Spektral analiz yapmak için iki ay kurs görmüş ve Laborant olarak çalışmaya başlamıştım. Her deneyin sonucunu Zudin ve Lena kontrol etmekteydiler. Spektral analiz; Dökümhaneden gelen metal çubukları bir makinaya takıp ışınlamayla yüzde kaç alüminyum, demir, bakır vs içerdiğini tespit ediyorduk. Ölçüler tutmadıysa Dökümhane bölümüne bildiriliyordu.

 

Bu arada fabrikada çalışan Mehmet isimli Cihanbeyli’li bir Kürt’le tanıştım. O da Kürtçe bilmememi yadırgamış, samimi olmuştuk. Bir gün bana; “Gel hafta sonu Cihanbeyli’ye gidelim, bir dernek var gidip oturalım, çok Kürt görürsün”, söyleyince birlikte Cihanbeyli ilçesine gidip Cihanbeyli Kültür Derneği’nde oturduk. Konya Ankara yolu o yıllar Cihanbeyli’nin içinden geçmekteydi. Bir duvara büyük harflerle yazılan slogan dikkatimi çekmişti: BİZ HALKIZ YENİDEN DOĞARIZ ÖLÜMLERDE! Slogan bende; 300-400 yıldır sürgün edilip Orta Anadolu’da iskân edilen Kürtlerin ulusal dil ve kültürlerini kaybetmemesi çağrışımını yapınca, kendim Diyarbekirli olup da ana dilimi konuşamamak ezikliğini hissetmiştim. (1987 başlarında kader arkadaşım Mehmet Tevfik Demir’in bir yakınını kaybettiğini duyduğumda Cihanbeyli’ye bağlı Hacılar köyüne taziye için gittiğimde Cihanbeyli’deki duvar yazısının silinmediğini, biraz silikleşmesine rağmen okunduğunu gördüğümde duygulanmış, hafızam beni gerilere götürmüştü.)

 

1974-75 yılları ve 76 başlarında sık sık Konya’ya gidip gelmeye başladım. Konya TÖB-DER lokali çok büyük ve Konya’daki tüm ilericilerin gittiği bir yerdi. Siverek’ten tanıdığım Nurullah Timur Konya Mühendislikte okuyordu. Konya’da devrimci öğrenciler KDYÖD (Konya Devrimci Yüksek Öğrenci Derneği) kurulduğunda Kürt öğrenciler önderlik yapmışlar ve ilk dernek başkanı da Nurullah olmuştu. Nurullah beni Kürt öğrencilerle ve iskâncı Kürtlerle tanıştırmıştı. Her Konya’ya gidişimde TÖB-DER lokaline gidip oturur tanıdıklarla sohbet ederdim. Kürdistan’dan gelen öğrenciler Türkçe konuşmamı olağan karşılarken Konya ve Kırşehir’den gelen öğrenciler ise Kürtçe bilmememi normal bulmayıp yadırgayarak benimle Kürtçe konuşmaya çalışıyorlardı.

 

1970’li yıllarda Konya sivil faşist hareketle birlikte gerici, dinci grupların en güçlü oldukları şehirlerin başında gelmekteydi (şimdi de öyledir). Belirli bir anti-faşist grup öğrenci, memur, öğretmen ve gençler Kürtlerle birlikte bu gerici şehirde canları pahasına direnme göstermekteydiler. Yine bir gün Konya’ya gittiğimde Nurullah; “Faşistler bir iskâncı Kürt arkadaşı yedi yerinden bıçaklamışlar, ziyaretine gidelim” söyleyince hastaneye gittik. Vücudu sargılarla sarılı olmasına rağmen bizi gördüğünde sandalyede ayak ayak üstüne atıp sigara tüttürüyor, sanki yedi yerden bıçak darbesi almamış gibi cesurca bizlerle sohbet etti. Cesaretine hayran kaldım ve adına TOM diyorlardı. Yine bir gün Konya’da TÖB-DER lokalinde kalabalık olarak oturmuş ve Nurullah; “Bu arkadaş Konya sınırları içinde lise okuyamaz, diye valilik karar almış, arkadaşı Siverek’e göndereceğim”, demişti. Ali Çiftçi adındaki arkadaş lisede anti-faşist mücadelede ön saflarda mücadele ettiğinden Konya il sınırları içinde lise okuyamaz cezası almıştı. (Ali ile İsveç’e geldiğimde ilk tercümanım olmuş ve samimi iki dost olduk.) O yıllar Türk Solu’ndaki gruplara ilgi duyup yayınlarını takip etmekte, Kürt devrimcilerin ayrı örgütlenmesi aklıma yatmamaktaydı. Her Konya’ya gelişimde Nurullah ve Kırşehir Kürtlerinden olup Konya Mühendislikte okuyan Hüseyin Gürses benimle hep tartışırlar, niye Kürtler ayrı örgütlenmeli, Kürdistan’ın sömürge oluşunu anlatırlardı. Tartışmalarımız sonunda beni ikna edince kendimi Kürt solunda görmeye başladım. Her Ankara’ya gidişimde bana Ankara DDKD derneğine uğramamı söylerlerdi.

 

1975 yaz aylarında Konya CHP teşkilatı sendikamıza haber göndermiş; Bülent Ecevit Konya’ya gelecek ve yardım için adam isteyince biz üç otobüs dolusu işçi miting öncesi Konya’ya gittik. CHP Gençlik Kolları ile birlikte Konya’da bir tek faşist ve dinci slogan ve afiş bırakmadık. Sabaha kadar tüm Konya’nın cadde ve sokaklarını ilerici slogan ve afişlerle donattık. CHP’liler “Karaoğlan Ecevit”, “Halkçı Ecevit” gibi sloganları yazarken biz Seydişehir’den gelenler ise duvarlara “Kahrolsun Faşizm”, “Kahrolsun Emperyalizm” sloganları yazdık. Sabahı Mevlana Meydanı’nda kollarımıza kolluk takarak alanda yerimizi alırken binlerce insan gelmişti. Ecevit konuşmaya başlamadan önce yeni CHP’ye katılan Diyarbekir bağımsız milletvekili Hasan Değer kürsüye gelmiş, heybetli gövdesi ile ağzında uzun sigara takımıyla gelenleri eli ile selamlıyordu. Ecevit’in konuşması sırasında ön tarafta topluca bulunan bir grup “Kurdara Azadi”, “Halklara Özgürlük” sloganı atması herkesi şaşırtmıştı. Konya’da ilk kez Kürtler bu sloganları atmışlardı. Bir kısım CHP’liler üzerlerine yürümek istemişlerdi. Slogan atanlara baktığımda bir bölümünü iskâncı ve öğrenci gençler olduğunu ve birçoğunu tanıdım. Benim yerim de sloganları atanların yanı, diye içimden geçirdim.

 

Belediye seçimlerinde CHP’den Konya’nın Yunak ilçesi Belediye başkanlığına bir iskâncı Kürt seçilmişti. 1976 başlarında Seydişehir’de toplu sözleşme yetkisini devlet Özgür Alüminyum İş’e vermemek için faşist sendika olan Türk Metal’i getirmiş ve 300 civarı üyesi olmasına rağmen toplu sözleşme yetkisi Türk Metal’e verilince olaylar başlamıştı. Devlet, Konya gibi muhafazakâr bir yerde sınıf bilincine sahip bir işçi sınıfı ve sol görüşlerin tüm Konya ve ilçelerini etkilemeye başlamasından tedirgin olmuştu. Yetki uyuşmazlığından çıkan olaylarda bizlere destek için Yunak Belediye Başkanı birkaç kişi ve iki ciple Seydişehir’e gelmişti. Bir cipi sendikamıza destek olsun diye bırakırken kendi aralarında Kürtçe konuştuklarını duyunca yanlarına gittim. İsminin Durmuş Ali Çalık olduğunu ve Yunak’taki iskâncı Kürtlerden biri olduğunu öğrendim. Birkaç ay sonra bir trafik kazasında hayatını kaybettiğini duyduğumda üzülmüştüm.

 

1976’da Ankara’ya yerleştiğimde artık iskâncı Kürtler yaşamımın bir parçasıydılar. Bağlı olduğum grubun önderlerinden ikisi iskâncıydı ve çok sayıda iskâncı arkadaşlarla aynı gruptaydım. Böylece Orta Anadolu’ya yüzyıllar önce sürgün edilen Kürtleri ve bulundukları yerleri öğrenmiş oldum. Grubumuzda iskâncı arkadaşlar içinde kaçak güreşen, hesaplı kitaplı olanların yanında yiğitçe ve fedakârca çalışan, bulundukları okul ve semtlerde anti-faşist mücadelede ön saflarda olanları tanıdım. Ayrıca duygusal dünyamı yine bir iskâncı etkilediği gibi, tutuklanıp 5 yıl 3 ay zindan yaşamımı birlikte geçirdiğim Cihanbeyli’den Mehmet Tevfik Demir artık benim az sayıdaki kader arkadaşlarımdan biri olmuştu.

(Devamı var)

2. BÖLÜM:

12 Eylül Diyarbekir sıkıyönetim mahkemelerinde bir iskâncı avukat Tevfik Demir.