Abit Gürses

Abit Gürses

Yazarın Tüm Yazıları >

Yeni Bir Politik Kültür-7- Nedir geçmişten gelen hatalar?

A+A-

Nedir geçmişten gelen hatalar?

7

Geçmişteki en önemli ve temel hatamız, bütün sosyal, siyasal ve ulusal olaylara veya sorunlara dar, yüzeysel solcu, şabloncu bir anlayaşıla yaklaşmak oldu.

Diğer önemli bir eksiklik de Kurdistan toplumunun gerçeklerinden uzak ideolojik ve siyasal çekişmelerle cebelleşmekti.

Devletin doğrudan ve dolaylı saldırıları karşısında gerekli ve zorunlu örgütlenmeler yaratılamadı.

Gruplar ve örgütler arasında rekabet ve kıskançlıklardan kaynaklanan yıpratıcı çekişmeler.

Örgütlerdeki işlerlik bozukluğu, birçok örgüt yetkilisi bir ağanın rençberlere veya bir başçavuşun köylülere muamelesinden farksız bir anlayışta olması.

İllegalitenin düşmandan, polis ve istihbarattan korunmaktan çok, örgüt şeflerinin kabiliyetsizliklerini, beceriksizliklerini, yetmezliklerini gizleyen bir perde olarak kullanılması,

Bu nedenlerin yanında, uluslararası sosyalist hareketteki kamplaşmalara taraf olmak. Ulusal üzeyde birlikte olmamız gerekli ve zorunlu olan güçleri bu yaklaşımdan dolayı dost değil düşman olarak görmek. (Çoğu kez anlamsızca ve aptalca yapılan, Maocu bozkurt, soyal faşist, goşist, orta yolcu, stalinist, troçkist vb. suçlamalar, yaftalamalar)

Türk solu içindeki kamplaşmalara taraf olmak. Kurdistan için mücadele veren örgütlerle ilşki ve ittifak kurmayıp/kuramayıp, ideolojik olarak kendilerine yakın gördükleri hareket veya örgütlerin pencerelerinden bakarak, özünde çoğunluğu Türk milliyetçisi, kemalisti ve şöven olan Türk solunun Kürd hareketine saldırdığı şekilde milliyetçi, burjuva milliyetçisi, ilkel milliyetçi vb. suçlamalarda bulunmak

Güney Kurdistan hareketi içindeki kamplaşmaların doğrudan tarafı olmak ve hatta bunların birer şubesi gibi davranmak. Biri birini Barzanici veya Talabanici olarak suçlamak.

Ayrıca sözkonusu hareketlerin yönetici kadroları gerekli ve zorunlu olan örgütlenme ve mücadeleyi geliştirip, pekiştireceklerine bir birleriyle (kişisel sorunlar, kıskançlıklar, rekabet ve çekememezlikler dahil) uğraşıp, ideolojik kılıflar altında yetmezliklerini ve asıl yapılması gereken işleri, ulusal demokratik bilinci geliştirmek ve sömürgecilikle mücadeleyi ötelemek durumunda kaldılar.

Zorlu ve meşakatli bir mücadeleyi üstlenme cesareti ve feraseti gösteren, önemli ve değerli faaliyetlere imza atan, bu gün varolan mirasın yaratılmasında ve bizler üzerinde büyük emekleri olan bu kadroların biribirleriyle ilşkileri çok sorunlu ve problemli idi. Bu sakat anlayışların, yanlışların mutlaka aşılması gerekiyor… İsim vermeye gerek yok, ama sözkonusu hareketlerin yönetici kadrolarının yola çıkarken biri birleriyle olan ilişkilerinin sıcaklığı ve seviyesi ile, bir de bir kaç yıl sonra biri birlerinden ayrıldıklarında ettikleri laflara baktığımızda (Menşevik, Likidatör, burjuva milliyetçisi, küçük burjuva, bürokrat, oportunist, revizyonist, ayyaş, yosma, hain, ajan vb vb.) aralarındaki sıcaklığın yürekten ve kalıcı değil, geçici ve sahte olduğunu gördük.

Tekrar edelim. İsim verip, birilerinin hatalarını tekrar tekrar yüzlerine vurma babında değil, ama Said Elçi, Said Kırmızıtoprak olayı, KDP, KUK bölünmesi Ramazan Haşimi olayı, KUK’un kendi içinde bölünmesi KUK-KUK SE, Rızgari, Ala Rızgari bölünmesi Mürsel Delen olayı, KİP bölünmesi Mehmet Oruç olayı, Kawa ve Niyazi ağanın (Ömer Çetin’in babası) öldürülmesi olayı, Özgürlük yolu, TSK bölünmesi, Kawa bölünmesi, Ferit Uzun’un öldürülmesi gibi olaylar ve düşmanlıklar hala hatırlardadır. PKK’de meydana gelen ayrılmaları ve ayrılanlara yönelik PKK’nın işlediği cinayetleri ise yazmaya kitaplar yetmez…

Geçmiş süreçte gerek sömürgecilerden yenilen darbeler ve gerekse kendi yetmezliklerimiz ve açmazlarımızdan kaynaklanan hataları bertaraf edip, toparlanmaya çalışıyoruz. Ve bir türlü de toparlanamıyoruz. Yeni parti ve hareket arayışları (dün HEP, Hevgırtın-KDP, DEP, Yekbûn, HAK-PAR) bugün PAK, T-KDP gibi) da zaten bu toparlanma ve mücadeleyi sürdürme isteği ve azminden kaynaklanıyor.

Belki başka bir başlık altında ele almak daha isabetli olabilirdi, ama konu açılmışken değinerek geçelim. HEP, DEP ve ardılları, Hevgırtın KDP, Yekbûn, HAK-PAR bütün bu arayışlar tekrardan toparlanmanın adresi olmaya çalıştılar, ne kadar başarılı olup olmadıkları ortada.

Bugün PAK ve diğer arayışlar gündemde. PAK ağırlıkla DDKD geleneğinden gelen kadrolarca oluşturulmuş bulunmakla beraber, diğer farklı siyasi, örgütsel geleneklerden kadroları toparlama yönünde ciddi ve samimi bir gayret içinde olduğu görülüyor. Yeterli olmasa da azımsanmayacak oranda farklı geleneklerden kadrolarla beraber ilk adımı atmış durumda. Bazı çevrelerce biraz aceleci davrandıkları konusunda eleştirilen PAK, her fırsatta en geniş çevreyle birlikte örgütlenme konusunda net mesajlar veriyor. Bu doğrultuda ne kadar başarılı olup olmayacağını zaman gösterecek.

T-KDP ise daha çok kendi geleneklerinden gelen kadroları toparlama gayreti içinde ama hala da dağınık bir görüntü arzediyor.

KDP Bakûr’da legaliteye çıkmak için çabalıyor…

En büyük kitlesel gücü etrafında toparlamış olan DEP geleneği HDP adı altında ’’Türkiyelileşmeyi’’ önüne koymuş. Türk solunun en marjinal gruplarıyla anlaşabilen bu hareket, kendi dışındaki Kurd örgütleriyle doğru dürüst bir diyalog kurmaya bile tenezzül etmiyor.

HAK-PAR’ın ilk kurulduğu yıllarda az çok çevresinde toparladığı farklı siayasi geleneklerden (DDKD, Rızgari vb.) gelen kadroların çoğu Kemal Burkay’ın bu partiye müdahaleleri ve diğer bazı nedenlerden dolayı, bu partiden uzaklaştı. Çok sesliliğini kaybeden bu parti TKSP geleneğinden gelen kadroların bir kesimi ile yoluna devam etmeye çalışıyor.

Aynı zamanda TKSP’nın legaliteye çıkma ve yasal parti kurma faaliyetleri sözkonusu.

Öte yandan İslami değerlerle biçimlenen Azadi İnsiyatifi o cennahta bir toparlanma peşinde.

Yukarıda sıralanan Parti, örgüt, hareket ve insiyatifler dışında da bir takım arayışlar sözkonusu.

Rızgari, Ala Rızgari, Tekoşin, KUK ve Kawa’nın devamlılık ve istikrar arz eden örgütsel bir yapıları veya faaliyeti görünmemekle beraber bu hareketlerden gelen bazı kadroların da bir arayış ve beklenti içinde oldukları görülüyor.

Öte yandan 30-35 yıl öncede kalmış olan grup ve örgüt enkazlarına, isimlerine sarılıp, orada kalmakta ısrar eden bir gericilik ve aymazlık da sözkonusudur. Oysa ülkenin, milletin ve bölgenin içinde bulunduğu koşullar, bütün Kurdistanlı geleneklerden gelen, dinamik, yurtsever, demokrat kadroların toparlanarak, ulusu kucaklayabilecek bir örgüt anlayışını hayata geçirmelerini elzem kılmaktadır.

Yeni parti hareketi veya oluşumların geçmişteki bütün bu deneme ve tecrübelerden dersler çıkararak, öncekilerin düşmüş oldukları hata ve yanlışları en aza indirgeyerek, kendi dışında kalan geniş bir potansiyelle bütünleşip, bütünleşemeyecekleri genel bir toparlanma sağlayıp sağlayamayacakları büyük bir ilgi ve merakla izleniyor.

Bu açtığımız büyük ve uzun parantezden sonra, tekrar konumuza dönecek olursak, özet olarak hemen hemen bütün Kürd parti ve örgütleri sömürgeciliğe karşı mücadeleye denk düşen bir örgütlenme ve hazırlığa sahip olmadıkları gibi, başarılı bir geri çekilme ve toparlanmayı da sağlayamadılar ve süreç içinde dağılmayla yüz yüze kaldılar.

Onbinleri harekete geçirebilecek bir kitle desteğine sahip Kuzeyin güçlü Kürd örgütleri darbe döneminde büyük sarsıntılar geçirerek, çoğu Irak ve Suriye üzerinden kadrolarını yurt dışına çıkardılar.

Tutuklanan binlerce kadroya siyasi örgütler ve hareketler doğru dürüst sahip çıkamadı. Aileler perişan oldu. Birçok siyasi kadro kendi başının çaresine bakmak peşinde hiç beklenmeyen ve istenmeyen yerlere savruldular…

Maalesef hiçbir hareket veya örgüt bu dağılma, yenilgi sürecini ciddi bir muhasebeye tabii tutmadı.  Hiçbir şey olmamış gibi yola devam etmeye çalıştılar. Kısacası, yenilginin muhasebesi yapılmamıştır.

Bu gün bu hesaplaşmaya takılıp kalmak artık bir anlam da ifade etmediği için, GEÇMİŞİ TARİHE VE TARİHÇİLERE HAVALE EDEREK, ileriye bakmak zorundayız…

Bütün bu dağılma ve bozgun sürecinde az çok örgütlü veya örgütsüz yüzlerce değerli kadro ve binlerce sempatizan her şeye rağmen ayakta kalma direncini ve sabrını gösterebildi. Bütün kayıplara rağmen çok değerli bir kadro potansiyeli bu gün de mevcuttur, ama kadrolar çok dağınık bir durumdadırlar…

Diğer bütün örgütlerin bölünüp, dağıldığı yıllarda, 12 Eylül Darbesi sonrası Suriye ile ilşki kuran PKK, Suriye’den, İran’dan ve Irak KDP’den sağladığı imkanlarla 1984 yazında Eruh ve Şemdinli’de başlattığı silahlı faaliyetin yarattığı sempati ve Türk basınının taşıyıcılığı ile 89-90’lardan itibaren İsmail Beşikçi’den, Feqi Hüseyin Sağnıç’a, Musa Anter’den, Yaşar Kaya’ya onlarca  aydın ve bunların etkilediği yurtsever melle ve aydınların desteği ve daha bir çok faktör sayesinde zamanla kitleselleşerek, halk desteğine sahip tek hakim, örgütlü, siyasi ve askeri güç haline gelmiş oldu…

Bu hareketin uzun uzadıya değerlendirmesine girmek konumuz dışında olmakla beraber, bir kaç kısa belirleme yapmak gerekiyor. PKK hareketinin silahlı mücadelesinin getiri veya götürüsü ayrı bilimsel inceleme ve araştırmalara konu olacak kadar geniş ve önemlidir. Bu hareketin bugün TC devleti ile liderleri Abdullah Öcalan eliyle yürüttüğü söylenen ’’müzakere’’de yanlış bir şekilde sürdürüldüğü için, eleştiriye açık bir konudur. Kısaca söylenebilecek olan şudur: PKK hareketi ve yan örgütlerinin sömürgeciliğe, asimilasyona, Türk ırkçılığına ve zulmüne karşı geliştirdiği yanlar tereddütsüz bir şekilde desteklenmelidir. Bu hareketin kendi içinde ve diğer Kürt örgütlerine karşı, diğer Kurdistan parçalarında ve halka karşı zorbalığı, anti-demokratik uygulamaları kararlı ve tutarlı bir şekilde eleştirilmelidir.

PKK’nin çıkışından günümüze kadar diğer siyasi hareketlere, KUK, Rızgari, Özgürlük Yolu, Kawa, Tekoşin, DDKD;  Farklı düşündükleri için PKK’dan ayrılanlara, Resul Altınok G. Kurdistan 1984-85, Enver Ata 1984 Uppsala, Çetin Güngör Stockholm 1985, Avukat Mahmut Bilgili Hollanda 1987, Kani Yılmaz Süleymaniye, Hikmet Fidan Diyarbekir 2004, Ş. Baliç ve 3 yaşındaki bebeği Zaxo 2015 ve diğer Kürd hareketlerinin 1987 yılı Newroz kutlamalarına, PSK, Pêşeng, Kawa, Rızgari gecelerine merkezi kararla silahlı saldırıları, o dönemin resmi PKK basınının övünerek üstlendiği bu ve benzeri saldırı ve cinayetler, M. Tangüner Pêşeng 1986 Danimarka, Ramazan Adıgüzel PSK 1987 Almanya ve sivillere yönelik cinayetleri sistematik ve süreklilik arzeden bir anlayış olduğu için, zaman aşımına uğramayacak suçlar niteliğindedir. Bu suçlar mutlaka Kurdistani bir adli mekanizma tarafından uluslararası bağımsız ve tarafsız hukuk kurumlarının gözetiminde yargılanmalıdır…

PKK gibi süreklilik arzeden bir anlayış haline getirmemekle beraber, diğer siyasi örgütler ve hareketlerin kendilerinden ayrılanlara ve biri birlerine karşı işledikleri cinayetler ve saldırıları da mutlaka yargılanmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde, yarın ki günde meydana gelecek benzer olayların önüne geçilemez. Kısacası bir bütün olarak A’dan, Z’ye Kürt siyasi hareketi bu hesaplaşmayı bu gün olmazsa, yarın, yarın olmazsa öbürgün mutlaka yapmak zorundadır. Yoksa temiz bir toplum ve düzen kurmak mümkün değildir…

Bu konuda evrensel hukuk kuralları ve insan haklarını temel alan yeni bir anlayış geliştirmek ve egemen kılmak zorundayız. Yoksa çevremizi kuşatan kirli ve komplocu siyaseti düstur edinmiş devlet geleneklerinin egemen bir anlayış olduğu bölgemizde onların taklidi, benzeri bir Kürt versiyonu olmak zorunda kalınabilir…

İdeoljik, siyasi hatalar

Geçmişte yapılan önemli bir hata da TC devletinin kemalist ideologlarının Kurdistan kurtuluş mücadelesinde çok önemli bir yere ve konuma sahip olan ve olması gereken toprak ağalarını, şeyhleri, eşrafı politik hedef haline getirmek için Türk solu eliyle önemli oranda Kürd örgütlerine kabullendirip böylesi sakat bir anlayışa yönlendirmesi olmuştur…

Geçmişte bazı Kürd örgütleri ağalara, beylere, şeyhlere karşı mücadeleyi nerdeyse ulusal mücadelenin önüne çıkardılar. Örneğin, Siverek’te PKK’nın Bucak’lara karşı başlattığı ve Siverek olayları olarak bilinen kaos ortamının bu bölgede yarattığı tahribatlar aradan 35-40 yıl geçmesine rağmen hala da giderilebilmiş değil. ‘’Kahrolsun ağalık’’ sloganıyla kitleleri mobilize eden siyasi hareketler unutulmuş değil! ‘’Silahlarımızı şu ağaya, bu aşirete çevirelim’’ diye başlayan bildiriler unutulmuş değil!

Kürd hareketi bu konuda çok net olmak durumundadır. Birlikte hareket edilecek güçleri bunların sınfsal kökenine göre değil, politik duruşuna göre saptamak zorundadır… Bu boş ’’anti-feodal ilke’’ hem Kurdistan kurtuluş hareketinin tabanını daraltmış hem de ulusal mücadeleyi yer yer arka plana itmiştir…

Mücadelenin doğası gereği Kuzey Kurdistan ve Türkiye’de yaşayan bütün Kürdler ve Kurdistanlılar hangi sınıf ve tabakadan olursa olsun Kürd siyasal hareketlerinin doğal tabanıdır. Bu potansiyeli şu sınıf, bu tabaka diye bölmek doğru bir tavır değildir. Bütün Kürdistanlıları ve Kürdleri hiçbir sınıfsal ayrım yapmadan TC devletine karşı aldıkları tavırlara göre değerlendirmek ve bu temelde yaklaşmak gerekir. Ağa ve şeyhler arasından çıktığı kadar, yoksul kesimlerden de dini çevrelerden de, aydın ve siyasetçilerden de devlet işbirlikçisi çıkabilmektedir. Dolayısıyla bu meseleye sınıfsal değil, siyasal tavır alışa göre yaklaşmak doğru olanıdır… Kürd toplumu içinde henüz bazı kalıntıları bulunan feodalizmin demokratik, çoğulcu, seküler, Kurdistani modern bir topluma karşı olan yanlarına ve ulusal ve toplumsal gelişime ve değişime karşı olan yanlarına karşı çıkmak ayrı, feodalleri topyekün düşman ilan edip hedefe koymak ayrıdır. Birincisi ne kadar gerekli ve elzem ise, ikincisi de o kadar gereksiz ve yanlıştır. Kuşkusuz bu mesele gerekli bir biçimde teorik olarak da izah edilmelidir… Yeni hareketin toptancı ve solcu bir mantıkla anti-feodal ilke sahibi olmasına gerek yoktur.

Aynı şekilde sömürgeci devletin Kurd milleti üzerindeki işgal, tenkil, tedip, asimilasyon, sürgün, Türkleştirme, benliğinden uzaklaştırma, kişiliksizleştirme ve benzeri uygulamalarla mücadeleden ziyade, Kürd milletinin içinde bulunduğu sömürge altı statü ile doğrudan, direkt bir ilşkisi olmayan emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadele lafazanlığıyla kitleler ve yığınlar yanlış hedeflere yönlendirildi.

Elbette Kurdistanın sömürge statüsünden kurtulması, yani Kürd milletinin özgürce kendi kaderini belirlemesi ne kadar anti-sömürgeci bir öze sahipse, bir o kadar da anti-emperyalist bir öze sahiptir. Emperyalist ve sömürgeciler tarafından dörde bölünerek, işgal altına alınıp sömürgeleştirilen Kurdistan’ın kurtuluşu kadar anti-emperyalist öze sahip meşru bir mücadele dünya yüzünde yoktur. Buna rağmen, emperyalizmle mücadele Kürd hareketinin esas işi değildir ve olmamalıdır. Kurdistan adına yola çıkan bütün siyasal hareketlerin ve kadroların bu konuyu çok iyi anlayıp, kavraması gerekir. Bu mesele Kurdistanın her dört parçası kurtuluncaya kadar her zaman her yerde karşımıza çıkacaktır. Onun için bu konu çok iyi kavranmalı ve kavratılmalıdır.  Bu konu tarih boyunca Kürd hareketlerinin yumuşak karnı olmuş ve Kürdistanı paylaşmış olan devletlerin milliyetçileri, dincileri ve solcularının Kürd hareketlerinin meşruiyetlerine saldırarak demogojik üstünlük kurmaya çalıştıkları bir alan olmuştur. SBKP ve ona bağlı irili ufaklı örgütlerin Kürd hareketine şaşı bakması kadar, başta Kemalist TC olmak üzere, BAAS diktatörlüklerine, İran islami rejimine anti-emperyalizstlik payesi veren ezen ulus solcuları da bu suça ortak olmuştur.

Ezen ulus sollarının, dincilerinin ve milliyetçilerinin Kürd hareketlerine karşı kazdığı anti-emperyalizm tuzağana düşülmemelidir.

Kürd hareketinin anti-emperyalizm bayraktarlığı yapmasına gerek yoktur. Birinci neden, Kurdistanı sömürgeleştirmiş olan devletlerin (ki bu devletlerden Iran ve Türkiye Imparatorluk artıklarıdır ve emperyalist özelliklere sahip devletlerdir.) tuzağına düşüp, mücadeleyi bu devletlere karşı değil de emperyalizme hasretmek.  (Bu konu Said Kırmızıtoprağın yazmış olduğu T-KDP’nin ilk orijinal programında ve Baas Irkçılığı ve Kuzey Irak Halk Hareketi adlı kitabında etraflıca izah edilmiştir)

İkinci nedeni ise, Kurdistan ülkesi ve milleti üzerindeki her türlü sömürgeci, militarist ve ırkçı uygulamayı yapan esas düşmanları (TC, Iran, Irak ve Suriye devletlerini) perdelemektedir.

Bir hareketin veya kişinin emperyalizme karşı olması ayrı, Kürd hareketinin olması ise ayrıdır. Kürd hareketinin emperyalizme karşı olacağı nokta, sözkonusu emperyalist devletlerin Kürdistanı sömürgesi olarak zapturap altında tutan devletlerle olan ilişkilerine göre saptanmak zorundadır. Kim, hangi devlet olursa olsun ister emperyalist, ister Küba gibi sosyalist olsun, Kurdistana karşıysa düşman, değilse dost olarak telakki edilmek durumundadır. Ayrıca mutlak, ilelebet düşmanlar olmadığı gibi, ilelebet, mutlak dostluklar da yoktur.

Gereksiz anti-emperyalizmin Kurdistan kurtuluş hareketine önemli zararlar verdiği tarihi tecrübelerle de sabittir… Bu konuda 1914 ila 1924 yılları arasında Kurd Teali Cemiyeti ve ileri gelen Kurdlerin ‘Halifeyi kafirlerden koruma’ adına yıkılmakta olan Osmanlı devletine payanda olmaları. İngiltere ve Fransa ile birlikte Kurdistan’ın son paylaşımını yapan Mustafa Kemal ve İsmet Paşa’ya Lozan’da verilen desteği, Şeyh Mahmudê Berzenci’nin Irak’taki İngiliz İdaresine karşı bilinçli ve sistemli olarak Türk idaresi tarafından manipüle edilmesi (yönlendirilmesi), Kuzey’deki Kürd hareketinin boynunun borcu olmamasına rağmen anti-amerikan ve anti-İsrailcilik ahmaklığındaki ısrarı ve benzer hatalardan gerekli dersleri çıkarmak gerekir artık.

Hâlâ dili, kültürü, varlığı tanınmayan, kimliği olmayan, varlığı tehdit altında olan 40-50 milyonluk bir milletten kendisine doğrudan düşman olmayan hedeflere karşı mücadele etmesini beklemek aptallık değil, bu millete yapılacak en büyük düşmanlıktır. Uluslararsı sorunların yükünü henüz kimliği dahi olmayan bir millete yüklemek doğru bir tavır değildir.

Bu anlamda geçmişte birçok hareketin az çok kullandığı, bugün ise bazıları tarafından dile getirilen ve bizim de bir dönem övüne övüne savunduğumuz anti-kapitalizm de ulusal varlığı tehdit altında olan mazlum Kurd milletinin işi değildir…

Bırakalım anti-kapitalizmi ABD, Avrupa, Çin, Küba, Türkiye, Suudi, Rusya, İran, Irak, Suriye, Filistin proletaryası yapsın! Bırakalım anti-emperyalizmi kahraman Türk milleti ve devleti, kahraman İran milleti ve devleti ile kahraman Arap milleti ve devletleri yapsınlar! Amerika, Almanya, Brezilya, Iran, Türkiye, Irak, Suriye, Filistin, Rusya proletaryası yapsın!

Kurdistan özgürleştikten sonra, ülke çıkarları gerektiriyorsa anti-emperyalist de olunur, gerekiyorsa emperyalistlerle beraber de olunur. Bütün dünya milletleri ve devletlerine ‘’haram’’ olmayan bu ilişkiler Kürdler için de ‘’haram’’ değil, aksine çok daha ‘’helaldir!’’

Uluslararası sosyalist hareketin sorunları, durumu nasıl ki Kürt hareketinin boynunun borcu değilse, aynı şekilde global bir mesele olan anti-kapitalist mücadele bu gün Kürd hareketinin üstüne vazife değildir. Kurdistanlı sosyalistlerin nasıl bir anti-kapitalist mücadele verecekleri konusunda spekülasyon yapmanın şimdi ne yeri ne de zamanıdır…

Kürd sosyalistlerinin, liberallerinin, demokratlarının, muhafazakârlarının, çevrecilerinin, dindarlarının, sunnilerinin, alevilerinin, ezdilerinin, kurmanclarının, Zazalarının, zenginlerinin, fakirlerinin, emekçilerinin, feodallerinin, aydınlarının, ağalarının, şeyhlerinin, burjuvalarının, küçük burjuvalarının velhasılı kelam işbirlikçi hainlerin dışında bütün siyasal, toplumsal, sınıfsal, inançsal kesimlerin, herkesin asıl görevi, acil görevi, temel görevi,  varlığı tehdit altında olan, tarih dışı kalmış, Kürd milletinin varlık mücadelesini başarıya ulaştırmaktır!...

Yeni hareket bir kısmını yukarıda özetlediğimiz geçmişin hatalarına düşmemek için çok hassas olmak zorundadır. Hareketin özellikle kafa yoracağı yol ve yöntem saptayacağı konular kendi ülke gerçekliklerimize göre belirlenmelidir. Bu anlamda, asimilasyona, işgale, ırkçılığa, ülkemizin kaynaklarının talan edilmesine, kimliğimizin yok edilmesine karşı mücadele yöntemleri netleştirilmelidir.

Bu gün Kürd toplumunu büyük ölçüde etkisi altına almış olan yanlış anlayışlara rağmen, gerçekten Kurdistan’ın özgürlüğü için gerekli ve zorunlu olan yeni bir hareket ve yeni bir politik kültür oluşturabilinir mi? Evet oluşturulabilir. Kafa kafaya verip, kendi gerçeklerimizden ve varmak istediğimiz hedefler ve bunun için izlenecek yol ve yöntemler netleştirilerek, oluşturulabilir. Bunun bir reçetesi veya basmakalıp şablonlarını yoktur. Hiç kimse de ’’idelojik, örgütsel önderlik’’e heves etmemelidir. Geçmişte bunun örnekleri çok yaşandı ve hala bazı kalıntıları ortalıkta dolaşıyor.  Denenmişi denemeye, başarısızı kopya etmeye gerek yoktur… Bunları söylerken geçmişi bir kalemde silip atma nankörlüğüne de girmemek gerek, ama geçmişin tekrarı da bizi bir yere götürmez, götüremez…

Bir sonraki konu

Kadro, Kişilik

Bu yazı toplam 910 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.