RÖPORTAJ | Coşkun: Kürtler, uygulanan tüm siyasete rağmen kimliklerini korudular 

RÖPORTAJ | Coşkun: Kürtler, uygulanan tüm siyasete rağmen kimliklerini korudular 

.

A+A-

Türkiye siyaseti her gün yeni bir pencere ile karşımıza çıkıyor. Gerek Kürt meselesi, gerek ekonomik sıkıntıların yanı sıra ülkede siyasi gerilimler de bu pencereyi destekliyor. Son günlerde gündeme gelen ‘yeni anayasa ve erken seçim’ fısıltıları ise toplum nezdinde merakla beklenen konular arasında yer alıyor. Dicle Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Vahap Coşkun, gündem ve gelişmeler hakkında PeyamaKurd’un sorularını yanıtladı. 

Son yazılarınızdan birinde “Cumhuriyetin başından itibaren devletin Kürtlere bakışı hiç değişmedi” diyorsunuz. Sizce bundan sonra değişir mi ya da ne yönde bir değişime şahit oluruz?

Faik Bucak’ın hayat öyküsünün anlatıldığı yazıda geçen bir ifadedir bu. Aslında Bucak’ın kendi hissiyatını anlatır. Çünkü kendisi Demokrat Parti’den çok şikâyetçiydi. Ve Demokrat Parti’nin gitmesiyle sorunların çözüleceğine inanıyordu. Ama 27 Mayıs rejimi geldiğinde sorunlar daha da ağırlaştı. Demokrat Parti döneminde yaşadığı sorunlardan çok daha beterini bu sefer 27 Mayıs döneminde yaşadı ve devletin Kürtlere bakışındaki ana düşüncenin değişmediğini ifade etti. 

Devletin bir Kürt fobisi mi var? Değişmeyen siyasetin altında yatan bu mudur?  

Cumhuriyet’in başından beri Türkiye’nin bir Kürt meselesi var. Devlet zaman içerisinde çeşitli enstrümanlar kullanarak bunu çözmeye çalıştı ama çözemedi. Devlet aklı, Kürt korkusunu ve fobisini aşamadığı müddetçe Türkiye’de sorunları çözemez; ne siyasal istikrarı ne de ekonomik istikrarı sağlayabilir. İç ve dış politikada da yine sağlıklı bir siyasal hat inşa edemez. Dolayısıyla Kürt meselesinin çözümü ancak bu fobinin aşılmasıyla mümkün olabilir.  

Bu fobinin seviyesi hep aynı mı kaldı? 

Elbette hep aynı kalmadı, dönem dönem bu fobi azaldı ve farklı siyasetler izlendi. Fakat bilhassa son beş yıldır korku ciddi manada artırıldı ve bunun üzerinden bir siyaset inşa edildi. Bu da sorunları daha da ağırlaştırdı, ağırlaştırıyor. Tabii devletin kendi alışkanlıklarından vazgeçmesi, bir asırlık siyasetinden bir anda dönmesi zor ama toplum da bölge de dünya da değişiyor. Devletin bu değişimlere ayak uydurması ve buna göre yeni bir siyaset üretmesi mecburiyeti var. 

Sizin gibi ılımlı birçok insan diyor ki, “Türkiye’nin bu sorunu çözmesi lazım” muhtemelen devlet yetkilileri de bunu görüyordur. Buna rağmen neden tam da çözülecek derken vazgeçiliyor?

Zannederim çözüme farklı anlamlar yükleniyor, çözüm farklı güzergâhlarda aranıyor. Şüphesiz devlet de bu devasa sorunu çözmek ister. Sanırım devlet “çözüm” kavramından; Kürtlerin taleplerini mümkün olan en alt düzeyden karşılamayı, Kürtlerin kimliğe dayalı görünürlüklerini bastırdığı ve Kürtlerin kendi siyasal istemlerini kamusal alana taşımlarını elden geldiğince bastırdığı bir durumu anlıyor. 

Lakin bunun gerçek manada bir çözüm getirmediği tecrübeyle sabittir. Kürtler kendilerine karşı uygulanan bütün baskıcı siyasetlere rağmen kimliklerini korudular ve Kürt olarak var olma iradelerini ortaya koydular.

Hülasa belirleyici olan, “çözüm” derken neyi kastettiğinizdir. Demokratik ve siyasi mekanizmalarla çözüm yolunda önemli mesafeler kat edebilirsiniz. Fakat çözümü salt askeri tedbirlerde ve güvenlik siyasetinde ararsanız, buradan bir çözüm çıkmaz. 

Birçok kişi HDP’yi eleştiriyor. HDP hem Kürt kanadından hem de karşı kanattan ciddi eleştiriler alıyor. HDP ne yapmalı?

Son beş yıl içinde HDP’ye yönelik hem fiili hem de hukuki bir kuşatma var. Partinin eş genel başkanları ve milletvekilleri tutuklandı, teşkilatları dağıtıldı, belediyelerine kayyum atandı, vs. Ancak bütün bu sindirme siyasetine karşın, yapılan kamuoyu araştırmaları HDP’nin kendi oyunu koruduğuna işaret ediyor. 

Yani %10-12 bandında oy alan ve TBMM’de en büyük üçüncü gruba sahip olan bir partiden söz ediyoruz. Devletin kendisine birçok yönden yönelmesi karşısında HDP’nin varlığını ve ağırlığını koruması son derece önemlidir. Öncelikle bunu, bir siyasi başarı olarak kaydetmek gerekir. 

Bu hali, yani HDP’nin kitle desteğini korumasını neye bağlıyorsunuz? 

Birçok neden sıralanabilir ama en öne çıkanı herhalde HDP’ye taraftarlarının verdiği anlamdır. Kitlesinin nezdinde HDP, Kürt taleplerinin taşıyıcısı ve Kürt meselesinin siyasal çözümünde anahtar rol üstlenecek bir yapıdır. Bu nedenle, partinin varlığını korumayı bir sorumluluk addediyor ve arkasında durmaya devam ediyor. 

Tabanın bu duruşu karşısında HDP’nin sorumluluğu nedir? HDP neler yapabilir? 

Bana göre HDP’nin yerine getirmesi icap eden en önemli vazife, yakın dönem siyasetini net bir değerlendirmeye tabi tutmaktır. Çözüm sürecinde, hendeklerde ve akabindeki dönemde izlediği siyasete ilişkin HDP, açık bir muhasebe yapmalıdır. Böylesi objektif bir muhasebe yapılmadığı müddetçe, HDP’nin siyasal patinajdan kurtulması zor. 

Yapabilir mi? 

Devletin HDP’ye yönelik izlediği sert siyaset, bu tür bir muhasebeyi zorlaştırıyor.  Fakat böyle bir muhasebe yapılmadan da HDP’nin daha doğru bir siyaset oluşturmasının çok güç olduğunu belirtmek isterim. Bahse konu o kritik günlerde hangi konularda ne tür yanlışlar yapıldı? Nerede zafiyet gösterildi? Bunlar nelere mal oldu? Siyasi alan ve umut kaybının sebepleri nelerdi? Bu ve benzeri sorularla ayrıntılı bir biçimde yüzleşilmeden, bugüne ve geleceğe dair sağlıklı bir siyasi perspektif çizmek mümkün olmaz. 

Muhasebenin dışında? 

İki husus daha var. Biri, HDP’nin merkez parti olma çabasıdır. Fakat bir merkez partisi olmanın gerekleri var; bu, gerek aktör ve gerek siyasal söylem düzeyinde bir değişimi zorunlu kılıyor. Diğeri ise HDP ile PKK arasındaki ilişki ve bunun Türkiye kamuoyunda yarattığı algıdır. HDP, bir Türkiye partisi olmayı arzuluyor, bunu stratejik bir hedef olarak belirlemiş durumda ve bundan bir geri dönüş de söz konusu değil. Fakat PKK’nin HDP üzerindeki gölgesi devam ettiği sürece, HDP’nin bu stratejik hedefine varmasının imkânı görülmüyor. 

HDP’nin çok önemli bulduğunuz iç muhasebesini yapamamasının önündeki bir engel de bu mudur?

Kuşkusuz engellerden en büyüğü budur. Ezcümle, hem geçmişe, hem söylem ve aktörlere, hem de PKK ile olan konumlanmaya ilişkin geniş kapsamlı ve detaylı bir değerlendirme, HDP için kaçınılmaz bir zorunluluk olarak kendini dayatıyor. 

HDP bunlar yapmazsa ne olur? 

Eğer HDP bu yüzleşmeden imtina ederse, tahminim, ona belli bir değer ve anlam atfeden kararlı ve sadık kitlesi sayesinde varlığını sürdürür. Fakat olmayı düşündüğü yere varamaz, “Türkiye siyasetinin merkezine yerleşmiş ve iktidar namzedi ya da ortağı bir parti” hüviyetini kazanamaz. 

Yakın bir dönemde bir seçim bekliyor musunuz?

Kısa vadede -2021 yılı içerisinde- bir seçim beklemiyorum. Zira iktisadi sıkıntılar büyüyor. Türkiye iç ve dış politikadaki savruk bir görüntü arz ediyor. Ayrıca pandeminin yaratmış olduğu tahribat da çok ağır. Bütün bunlar iktidar için erken seçime gitmeyi daha riskli bir hale getiriyor. Muhtemelen iktidar elindeki süreyi biraz daha kullanıp bu tabloyu iyileştirdikten sonra seçime gitmeyi arzulayabilir. Erken seçim olacaksa eğer, 2022’nin baharı sonrasının daha büyük bir ihtimal olacağı kanısındayım. 

Öyle bir seçim olursa, seçim sonrası Türkiye’nin önünü açacak bir tablo bekliyor musunuz?

Her seçim toplumu biraz rahatlatır, geleceğe daha umutlu bakmasını sağlar. Ancak bahsettiğiniz gibi “Türkiye’nin önünü açacak bir tablonun” oluşup oluşmayacağı, seçimden çıkacak neticelere bağlıdır. 

Şu anda hükümetin kendini yenileme bir restorasyon çalışması var. Buradan bir şey çıkar mı?

Hükümetin hem zihniyet olarak hem de kadro olarak kendisini, mevcut halden daha iyi bir yapı oluşturabilmesi ihtimalini çok düşük görüyorum. Zira MHP ile ilişkili hatta MHP fikriyatının belirleyici olduğu bir iktidarın, Türkiye’deki demokrasi sorunlarının giderilmesi ve Kürt meselesinde daha ileri adımların atılması noktasında müspet bir seyir izleyeceği söylenemez. Nitekim iktidarın son beş yıllık performansı, geleceğe iyimser bakmamıza izin vermiyor. 

Suriye’de oluşan son dönemdeki Kürt statüsünün geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Çok fazla sayıda aktör ve faktör var bu coğrafyada. Özellikle uluslararası güçlerin tavrının taşıdığı önemin altını çizmek gerekir. Çünkü burada sadece Suriye devleti ve Kürtler yok; Amerika, Türkiye, İran ve Rusya da var. Suriye’nin geleceğini bu güçler arasındaki ihtilaflar ve mutabakatlar belirleyecek. Genel bir kanı olarak, Suriye’nin 2011’den önceki Suriye, yani Baas Suriye’si olmayacağını, buna bağlı olarak Kürtlerin durumunun da 2011’den önceki gibi olmayacağını söyleyebiliriz.

Suriye’nin yeni yapısında Kürtlerin Irak’taki gibi federal bir yapıya mı kavuşacağını yoksa Rusya’nın önerdiği gibi sınırlı bir özerkliğe mi sahip olacağını bölgedeki gelişmeler belirleyecek. 

Kürtlerin tavrı nasıl etkiler bu süreci? 

Kürtlerin kendi içlerinde izleyeceği siyaset de sürece muhakkak tesir edecektir. Eğer Suriye Kürtleri bir birlik meydana getirilebilir, uluslararası kamuoyuna veya muhataplarına taleplerini ortak bir çatı altında yöneltebilirlerse ellerini güçlendirmiş olurlar. Fakat parçalı ve çatışmalı bir halde dururlarsa, bu durum aleyhlerine işler ve alabileceklerinden daha sınırlı bir sonuca razı olmak zorunda kalabilirler.

Ya Türkiye? 

Türkiye’nin bölgeye ve Kürtlere bakışı da belirleyici unsurlardan biri. Ankara, SDG’yi PKK’nin bir aparatı olarak gördüğünden SDG’nin güdümündeki herhangi bir yapılanmayı kabul etmeyeceğini ifade ediyor. ABD, Türkiye’nin bu karşı duruşunu göz önünde bulundurarak SDG’nin hem içeriğini hem de yapısını değiştirmeye matuf bir siyaset izliyor. Mesela, SDG ile diğer Kürt grupları arasında bir işbirliği meydana getirmeye, bölgedeki Arapları SDG yapısının içine katmaya ve SDG ile PKK arasındaki mesafeyi artırmaya çalışıyor. Washington’un adımları şimdiye kadar Ankara’yı ikna edemedi. Türkiye bu nedenle yeni kartlar açıyor; örneğin ABD’nin SDG’den desteğini çekmesine karşılık S-400’lerden vazgeçebileceğinin sinyallerini veriyor. Fakat Biden yönetimi, en azından şimdilik, SDG’yi bırakmaya niyetli görünmüyor. Dolayısıyla bu müzakereler daha bir süre alacak. 

Son olarak Kürdistan bağımsızlık referandumunun önümüzdeki süreçte Kürtlere getireceği avantaj ve dezavantajlar nelerdir?

Kürtler bu dezavantajları zaten yaşadılar. Misal Kerkük’ü kaybettiler, Irak merkezi hükümeti karşısında zayıfladılar. Öyle ki bugün Irak merkezi parlamentosunda, Kürdistan bölgesinin federatif yapısının kaldırılması bile dile getirilebiliyor. Hâlihazırdaki menfi durumun üstesinden gelebilmek için, öncelikle Kürdistan’da bir istikrarın tesis edilmesi şarttır.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi, isimlere takılmadan, devlet yapısını güçlendirecek bir yol izlemekle mükelleftir. Ekonomiden eğitime, ordudan hukuka kadar her alanda ciddi bir yapılanma sürecine girilmeli. KBY’nin gayesi; Kürdistan’ı Irak özelinde ve Orta Doğu genelinde bir refah adası yapmak, uluslararası yatırımcılar için bir cazibe merkezi haline getirmek ve diplomatik kanalların işlediği bir mekâna dönüştürmek olmalı. 

Referandumda Kürt halkı iradesini ortaya koydu, %90’ın üzerinde bir oyla bağımsızlık talebini açığa vurdu. Lakin bağımsızlık yalnızca sizin isteminizle ile gerçekleşen bir hal değil. Sizin kadar ve belki de sizden daha fazla uluslararası camia ve bölgede muhatap olduğunuz devletlerle ilgili bir durum. Bunu her daim hatırda tutmak gerekiyor. Kürtler bağımsızlık iradesine sahip olduklarını gösterdiler. Bundan sonraki süreçte kendi coğrafyalarını hukuki, siyasi ve iktisadi açıdan istikrarlı kılacak yol ve yöntemleri bulmaya odaklanmaları daha hayırlı olacaktır. 

Kaynak: Peyamakurd

Bu haber toplam 1148 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.