KOCAN AŞİRETİ, 1926 HAREKATI, ÖNCESİ VE SONRASI

KOCAN AŞİRETİ, 1926 HAREKATI, ÖNCESİ VE SONRASI

.

A+A-

CEMSİ KAYA

 

6. BÖLÜM: DEVLET, KOCAN AŞİRETİ VE KOMŞU AŞİRETLER ÜÇGENİNDE 1926 KOCAN TEDİBİ

                              Birinci Kısım: DEVLET, AŞİRETLER VE KOCANLILAR

 

Devlet ve Dersim aşiretleri ilişkisinde ‘‘Osmanlı Dersim’e 400 yıl giremedi ya da Kızılbaşlar Osmanlı ile hiç uzlaşmadı‘‘ hamasetini aşan bir yaklaşıma ihtiyacımız olduğu kanısındayım.

 

Osmanlı -Türk yönetimlerinin hakimiyet kurma ameliyesinde en çok zorlandıkları bölgelerden birinin Dersim olduğu doğrudur. Özellikle coğrafyanın sağladığı olanaklar ve inanç farklılığı bu bölgeyi daha direngen hale getirmiştir. Bu direngen tavrın faturasının bir hayli ağır olduğu da ayrı bir realitedir. Ancak sürecin düz bir hat üzerinde yürümediğini görmek gerekiyor.

 

“ZEKİ, KURNAZ VE HİLEKAR HALK: Dersimliler”

 

Dersim aşiretlerinin, Osmanlı Türk yönetimlerini düşman görseler bile, devletle mutlak ve sürgit bir kavga halinde olduklarını ileri sürmek pek gerçekçi değil.

 

Gündoğan ve Genç’in belirledikleri gibi: ‘’Osmanlı bürokrasisi layihalarına bakıldığında aşiretler özcü ve genellemeci yaklaşımlarla malül bir takım çalışmaların aksine çok katmanlı ve esnek toplumsal yapılar olarak karşımıza çıkmaktadır. Aşiretlerin merkezi devletle olan ilişkileri zaman ve mekana bağlı olarak değişiklikler gösterebilmektedir. Devlet ile aşiretler arasındaki ilişkiler mutlak çatışma veya uzlaşma ikilemi ile açıklanamayacak kadar grifttir.’’

Aslında İslam dünyasındaki Batıni/Alevi gelenekler bu tür ikili siyaset tarzına hiç de yabancı değildir. Batıni-Alevi geleneklerle merkezi iktidarlar arasında takiyyeye dayalı ilişki biçimi oldukça önemlidir.

Çünkü merkezi iktidarlara karşı her zaman cepheden savaşmak külliyen bir yok olmayla neticelenebiliyordu.

Yüzyıllar boyunca yerel iktidarlar veya aşiretler bu yok olmanın önüne geçebilmek için kendi hayat tecrübelerinden hareketle oldukça yaratıcı davranmış, hayatta kalmak için  çeşitli taktikler geliştirmiştir.

Eğer yok olmayı kabul etselerdi, zaten savaşarak o kadar acı çekmelerine gerek kalmazdı. Yani deyim yerindeyse bazen merkezi iktidarların suyundan gitme, onun kabul edeceği sınırlar içerisinde var olma; mücadeleyi zamana yayarak, hayatta kalmak için takiyyeye dayalı bir ilişki biçimi  geliştirmişlerdir. Yani bazen açık savaşarak görünme bazen de çeşitli taktiklerle görünmeme gibi gizlenme yöntemleriyle hayatta kalma söz konusuydu. Bu iki tarz-siyaset karşıt değil tamamlayıcı unsurlar içermekteydi ama riskleri de yok değildi.

Takkiyyeye, Ortadoğu siyasi tarihi bağlamında ‘zahiri şeriat ve batıni hakikat’ deniyor. Bu gizlenme tarzı ile yürütülen siyaset zahiri şeriata tekabül ederken; güdülen asıl amaç ve gaye batıni hakikate bağlı kalmaktır. Dersim aşiret reisleri bu siyaseti hep uygulayarak 38 e kadar geldi. Devletin Dersimlilere ‘zeki, kurnaz ve hilekar’ demesi bu tarz siyasetin dile getirilmesinden başka bir şey değildir.

 

AŞİRETLER VE KOCANLILAR

Daha önceki bölümlerde de belirtmeye çalıştığım gibi, Kocanlılar hem devlet kayıtlarında hem de komşu aşiretlerin hafızasında Batı Dersim’de en şedit aşiret payesini almış durumdaydı.

Dersim Mutasarrıfı Musa Celal Bey 1910 yılında hazırladığı aşiretler raporunda, silah ve şiddete eğilimleri, devletle çatışma eğilimleri, şekavete meyilleri itibariyle aşiretlerin silah ve savaşçı gücüne (esliha-yı cedide) dair bilgi vermektedir. Yanısıra devlet karşısındaki konumları itibariyle muti, nim-muti ve gayr-ı muti olup olmadıklarına dair değerlendirmede bulunmaktadır [ii]. Mesela Kocanlıların (Koçuşağı ve Reşkanlılar) 300 silahı 150 savaşçısı olduğunu yazar. Oransal olarak 2 ye 1! Bu oran sadece Kocanlılarda var. Birinci Dünya savaşındaki silahlanma buna dahil değildir.

Dersim’de yaşam olanakları çok kıttı, Kuzey hattı (Cebel Dersim) yaşamak için değil , ölmemek için gelinip yerleşilen bir bölge, bir baht mekanıydı. Yaşam kaynakları ve olanaklarının kıt olması, üstelik merkezi iktidarlarla olan kavgalarda da kaynak kaybına uğrama, var olan kıt kaynaklar üzerinde paylaşım kavgasını da neredeyse zorunlu kılıyordu. Hem iç kaynakların paylaşımı, hem dış kaynaklardan talan yoluyla pay alma, hem de dışa karşı korunma, silahlanmayı zorunlu kılıyordu.

Aşiretler bu silahların namlularını yabancı gördükleri devlete çevirdiği kadar, birbirlerine de çeviriyordu. Kuzey Dersim’in son derece çatışmalı ve kaotik bir bölge olduğu herkesin bildiği bir sırdı. Her aşiret neredeyse kendi bağımsız ulusunu yaratmıştı!

Aleviliğe biçilen o ‘Alevilerde öldürme yoktur’ vs. türünden hümanizm güzellemelerinin Dersim’de karşılığı yoktu; kimse kusura bakmasın, varsa bir Alevi hümanizmi Dersim dağlarından içeri girememişti henüz. Bunda şaşılacak bir şey olmasa gerek; söylemeye gerek yok ki, hiç bir toplum sadece kendi kutsal buyruk ve metinlerinin gölgesinde kalarak yaşayamaz. Toplum yaşamı çok boyutludur; tek bir boyuta indirgenerek anlaşılamaz.

Elçin Aktoprak’ın Korsika için yaptığı tespit, özellikle Dersim aşiretleri için de geçerlidir. “İşgalciye karşı savunma duygusu bu dönemde ada halkı içinde dayanışmayı artırıcı bir rol oynamamıştır. Tam tersine bu süreçte adadaki aşiret yapısı güçlenmiş ve aşiretler arası rekabet ortaya çıkmıştır’[iii].

Dersim‘de de olan buydu aslında. Devlete karşı savaşan aşiretler, birbirlerine karşı da savaştılar.

Birbiriyle sürekli niza halinde bulunan (Kuzey) Dersim aşiretleri güç itibariyle denebilir ki, karşılıklı “pat“ durumundaydılar. Aşiret reislerinin otoritesi de öyleydi. Bu reislerden 20.yy’da öne çıkan Seyit Rıza dahi, ancak “eşitler arasında birinci“ (primus inter pares) konumuna sahipti. Dersim’de hiçbir zaman on binlere hükmeden ve Kasr-i Kancosu olan ağa olmamıştı. Ama bu yokluklar ülkesi, ‘derebeylik‘ damgası yemekten bir türlü kurtulamadı ne hikmetse!

1926 Aliboğaz Askeri Harekatında devletin yanında yer alan aşiretler, kendi gücünü korumayı ve hasım gördükleri rakip Kocan aşiretinin gücünü sınırlamayı amaçlıyordu.

Devlet gücünden yararlanmaya çalışan aşiretin veya dış çeperde ise yerel eşrafın amacına ulaşabilmek için çoğu zaman devlet gücünü rakip aşiretler aleyhine harekete geçirmek için uydurma haberler yaydıkları da görülmüştür. (Gündoğan& Genç: age, sa 12-13)

Bu belirlemeyi destekleyen bir örnek Feratanlı Diyab Ağa’nın Kocanlılara karşı tutumudur. Diyab Ağa’nın devletin Kocan tedibini gerçekleştirmesi için yoğun çaba gösterdiği, Kocanlılarla ilgili abartılı şikayetlerde bulunduğu, devletin yerel idarecilerini Kocanlılara karşı kışkırttığı anlatılır.

Kocan aşireti etrafındaki aşiretlerle kavgalı olduğu doğruydu; fakat bu kavga çok derin değildi; aralarında kan davaları yoktu. Komşuluk ilişkileri iyi kötü yürüyordu; hasımlıkla hısımlığın bir arada yürüdüğü ilişkiydi söz konusu olan.

Kocanlıların komşu aşiretleri bir hayli zora soktukları inkarı gerektirmeyen bir gerçekliktir . Karaballılar, Feratanlılar, Laçinanlılar, Pezgewranlılar daha önce de Kewanlılarla kavgalı bir aşiret olduğu biliniyor; ama sürgit bir kavga hali olduğu söylenemezdi.

Kocan aşiretinin komşularıyla geçimsizliğinde Batı Dersim’e sonradan gelmenin rolü olabilir belki. Neticede üretime, tarım ve hayvancılığa elverişli toprakların, yaşam için gerekli kaynakların kıt olduğu bir coğrafyada kendisine yeni yer bulmaya çalışan bir aşiretin yaşam kavgasıydı söz konusu olan.

Bu bir yönüyle kendisine yer edinebilmiş, yerleşmiş ve şu veya bu ölçüde devletle koruma ilişkisine girmiş aşiretlerle henüz kendisine yer arayan aşiret arasındaki farklı düzeylerdeki toplumsal yaşam ve ilişkilerin kavgasıdır diyebilirim.

 

[i] Dersimde Osmanlı Siyaseti, Cihangir Gündoğdu ,Vural Genç. Sa.14)

[ii] Cihangir&Genç, age. Sa 168

[iii] Elçin Aktoprak, Devletler ve Ulusları, 2010:21).

Bu haber toplam 1069 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.