Bizler de Bağışçıyız

Bizler de Bağışçıyız

Nazdar Kahramaner

A+A-

Kazuo Ishiguro, Beni Asla Bırakma isimli romanını, kahramanın kişilik ve ruh haliyle yazmış. Roman, ürkek ama sakin bir şekilde yeni dünyanın soğukluğunu hissettirecek bir havada, anlatıcı ve başkahraman Kathy’nin kendini bakıcı olarak tanıtımıyla açılıyor. Sonra geçmişe dönüyor ve Hailsham’da geçirdikleri günlere götürüyor okurlarını. Bakıcılığı sükûnet içerisinde anlatırken, özellikle de ‘Hailsham’dan gelenleri’ seçtiğini belirtirken, ilgimizi hak ettiği gibi, merak da uyandırıyor. Zira Hailsham, ailesi olmayan çocuklar için, ağırlıklı olarak sanatsal ve sportif faaliyetlerin yapıldığı yatılı bir yerdir. Ne okula benziyor ne de yetiştirme yurduna. Bambaşka bir yer. Burada öğretmenler yerine gözetmenler var. Hailshaim, yaratıcılıkların geliştirildiği, eserlerin kuponlar karşılığında arkadaşlara satıldığı, ayrıca Madam’ın yılda 3-4 kez gelip en güzel eserleri alıp götürdüğü bir yerdir.

Anlatıcı Kathy ile arkadaşlarından Tommy ve Ruth, Hailsham’dan itibaren sıklıkla karşımıza çıkacaklardır. Dominant karakterli Ruth’un arkadaşı Kathy’nin sevdiği erkek Tommy ile önce dalga geçip sonra sevgili olmaya başlaması, Kathy’e acılar yaşatması, sonra yüzleşmeleri etkileyici sahnelerdir. Kathy’nin bağışlayıcı yaklaşımıyla duygusal anlar yaşanır anlatı boyunca. Tommy, diğer öğrencilerden farklıdır. Sportif faaliyetlerde daha iyidir, ancak çizimleri farklı olduğundan sık sık onunla dalga geçilmektedir. Polo gömleğinin kirlenmesine aldırmadan futbol oynar, diğerlerinden farklı filler çizer, farklılığından dolayı yapılan şakalaşmalara tepkiler gösterir.

Dış dünyadan kopuk yaşamaktadırlar. Bu ‘dış dünya’dan korkmaktadırlar. Yakınlardaki orman ile ilgili çocuklar arasında korkutucu hikâyeler anlatılmaktadır. Hatta çocuklar arkadaşlarını cezalandırmak için ormanı izletirler. Kathy, “Etrafımızdaki dünyadan korkuyorduk ve –kendimize bundan dolayı ne kadar kızarsak kızalım– birbirimizi bırakamıyorduk”, diyor.

beni-asla-002.png

Bu çocuklar klonlanmış bireylerdir ve organ bağışı yapmak üzere var edilmişlerdir. Durumlarını fark etmeye başladıklarında neden kaçma girişiminde bulunmadıkları finale kadar hep soru işareti olarak kalır. Kitabı okurken kaçmalarını ümit etsek de bir türlü harekete geçmezler. “Acaba dış dünyadan korkuyorlar mı? Yoksa kaderlerine boyun mu eğiyorlar?” diye düşünürüz okurken. Öğretilmiş bir boyun eğmişlik mi diye düşünürken Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya adlı distopya romanı akla gelir. Oradaki bireyler “hipnopedia” ile rollerine şartlandırılmışlardır. İnsanlar şişelerde farklı özelliklerde yaratılıyor (işçi, memur, yönetici gibi). Alfa, beta, gama ve epsilon olarak kastlara ayrılıyorlar. İşçiler çok çalışmaktan yakınmıyor. İtiraz yok, grev yok, herkes görevinden memnun. Siz tuvalet temizleyicisiyseniz bu görev size şartlandırma ile benimsetilmiştir ve tuvalet temizlemekten de memnunsunuzdur. Bu romanda daha küçük yaşlarda -aslında ne olacağını anlayamayacakları bir dönemde- bağışçı olacakları söyleniyor. Bir gün gerçeklerin açık bir şekilde çocuklara anlatılması gerektiğini ileri süren gözetmenlerden Bayan Lucy, “Hiçbiriniz Amerika’ya gidemeyeceksiniz, hiçbiriniz film yıldızı olamayacaksınız, hiçbiriniz süper markette çalışamayacaksınız. Hayatlarınız, sizin için önceden kararlaştırıldı. Yetişkin olacaksınız ve sizler yaşlanmadan, hatta orta yaşa bile gelmeden hayati organlarınızı bağışlamaya başlayacaksınız. Her biriniz bu nedenle yaratıldınız” sözleriyle acı gerçeği yüzlerine açıklar.

“Tükeninceye kadar” organlarını veren klonlanmış bu bireyler, genellikle “bakıcı” olarak göreve başlayıp sonunda “bağışçı” oluyor. Kaderlerini izlerken aslında kanıksamaya başlıyorlar. Bir görev bilinciyle kendilerini feda etmeye hazırlar diye düşünürken Kazuo Ishiguro’nun Günden Kalanlar romanındaki baş uşak aklıma geliyor. Uşak, görevine öyle bağlıdır ki, konakta “önemli” misafirler varken babası öldüğünde, çok acı çekmesine rağmen gelip konuklara hizmet etmeye devam eder. Umutsuzluk, kadere boyun eğmek sıfatlarına uygun davranış sergileyen bu bireylerde farklı umut ve arayışlar vardır. “Olası modeller ”den söz edilir. Klonlanmış bireyler olduklarına göre onların olası modelleri olmalı diye düşünmektedirler. Modellerini sanki onlarla aynı koşullarda yaşayabilirler umuduyla aramaktalar. Birini bulduklarında bunun gerçekçi olmadığını kabullenmek zorunda kalırlar.

Âşık olanların organ bağışının üç yıl ertelenebileceği söylentileri vardır. Tommy, toplanan ve Madam’ın galerisine giden eserlerin âşık olanların ruhlarının yakın olup olmadığını belirlemede kullanıldığını düşünmektedir. Hailsham’dan kulübelere geçtikten sonra Tommy çizimler yapar. Bunu sadece “erteleme” almak için yapmadığını Kathy’e anlatır. Bu çizimler Hailsham’da öğretilenlerden farklıdır. Çizimlerde oldukça ayrıntı vardır. Ruth ve Tommy, Hailsham’dan beri sevgilidirler ancak kulübelerden sonra ayrılmışlardır. Ayrı yerlerde bağışçı durumundalar. Kathy’nın Ruth’a bakıcılık yaptığı dönemde Kathy’nin yardımıyla üçü bir araya gelir. Ruth yaptığı organ bağışlarıyla tükenmeye (ölmeye) yaklaştığını söyleyerek, Kathy ve Tommy’i birbirinden uzaklaştırdığı için af diler. Bir araya gelmelerini ve “erteleme” istemelerini talep eder. Kathy ağlayarak “artık çok geç” der. Ruth daha önce öğrendiği Madam’ın adresini Tommy’e verir. Ruth öldükten sonra Kathy Tommy’e bakıcılık yapar.

Madam’ın yanına gidip taleplerini açıkladıklarında Bayan Emily’nin de orda olduğunu görürler. Bayan Emily, eserleri niçin topladıklarını anlattığında hayal kırıklığına uğrarlar. Sanat çalışmalarını, klonlanmış bireylerin de ruhu olduğunu insanlara kanıtlamak için kullandıklarını açıklar. Hailsham dışındaki organ bağışçılarının daha kötü koşullarda yaşadığını, iyi koşullar sağlandığında ne kadar sağlıklı bireyler yetiştiğini göstermeyi amaçladıklarını belirtirler. Hailsham’dakiler için yardım sağlamaya çalıştıklarını, bu imkanlarla iyi bakıldıklarını izah ederler.

Ishiguro, bu eseriyle bilimin insan ruhunu görmezden geldiğine dikkat çeker. Bunun yanında, insan olabilmek için yaratıcı olmak, dayanışmak, sevmek, aşık olmak, empati kurmak, affetmek gibi değerleri okura göstermek ister. Hailsham (geçmiş) sık sık Kathy’nin hatırına gelen unutamadığı belleğidir. Aynı zamanda yaratıcılığın, dayanışmanın, sevginin, dostluğun mutlu günlerin eskilerde olduğunun bir sembolüdür.

Gözetmenleri, klonlanmış bireylerin birer insan olduğunu göstermek için yardımlar, destekler sağlamaya çalışırken, James Morningdale insanlara özel yetenekli çocuklar yapma olanağı ile ilgili farklı bir çalışma yapar. Bu çalışma olumsuz bir etki yaratır. Toplumda onların yerine geçecek bir nesil yaratılması endişesi insanları korkutur. Dolayısıyla klonlanmış bireylerin kaderine ilgi azalır. Bayan Emily, onlara “İnsanlar sizin varlığınızdan ne kadar rahatsız olurlarsa olsunlar, onların esas ilgilendiği kendi çocukları, eşleriydi, anne babaları, arkadaşlarıydı; onların kanserden, felçten, kalp hastalığından ölmemesiydi. Bu yüzden uzun süre ortaya çıkarılmadınız ve insanlar sizi düşünmemeye çalıştı” der. Böylece bilimin gittikçe insani değerleri yok ettiği, insanların sadece kendini ve yakınlarını düşündüğü mesajını alırız. Yazar, insanların bencil dünyasındaki duyarsızlığı ortaya koymuştur.

Kathy satışlardan aldığı bir kasette “Beni Asla Bırakma” şarkısını dinler. Bu şarkı ona bebeği olmayan bir kadının yıllar sonra bebek sahibi olmasını çağrıştırır. Bir gün şarkıyı dinlerken bir yastığı bebek gibi tutarak sözlere eşlik eder; “Bebeğim beni asla bırakma” diyerek. Madam’ın onu görüp ağladığına tanık olur. “Yoksa düşüncelerimi mi okudu?” şeklinde aklından geçirir. “Erteleme” talebi için gittiklerinde Kathy, Madam’dan niçin ağladığını öğrenmek ister. Madam, “O gün seni izlediğimde, yepyeni bir dünyanın hızla yaklaştığını gördüm. Daha bilimsel, verimli bir dünya… Evet. Eskiden beri var olan hastalıklara çareler bulunan bir dünya. Çok iyi. Ama aynı zamanda katı, zalim bir dünya… Sonra gözlerini sıkıca kapatmış, küçük bir kız gördüm, eski iyi yürekli dünyayı, göğsüne yaslamış, artık kalamayacağını yüreğinde hissettiği bu dünyayı tutuyor ve yalvarıyor, onu asla bırakmasın istiyordu.” Yeni dünyadakiler kendilerini, çocuklarını ve diğer yakınlarını düşünürken, başkalarının kurban edilişlerine göz yumuyordu. Eski dünya ise Madam ve Bayan Emily’di. Kathy ve Tommy bu eski dünyaya sarılmaya gelmişti. Onları asla bırakmasın istiyorlardı.

Kitabın sonlarında Madam ve Bayan Emily’in anlatımlarını dinlerken bir buz dağına çarpıyoruz, bir anda soğuk sulara batarken buzdağının altındaki kendimizi görüyoruz. Bizim Hailsham’ımızın da suların derinliklerine kayışını izliyoruz. Biz de geçmişteki güzel değerleri yitirdiğimizden, Hailsham’ımızı kaybediyoruz. Çocuklarımızın yaratıcılığının azaltılıp, şartlandırdığını, iradeleri dışındaki mesleklere yönlendirildiklerini ve ileride koşullara boyun eğdiklerini görüyoruz. Bu, bize beynimizi bağışladığımızı, çevredeki her türlü kirliliğe göz yumduğumuz için ciğerlerimizi bağışladığımızı, bilgisayarları telefonları kullanarak pankreaslarımızı bağışladığımızı, teknolojik çağın, tüketici toplumun bize sunduklarını, sağlıksız gıdaları sindirirken, midelerimizi, bağırsaklarımızı bağışladığımızı, kirliliklere alet olarak damarlarımızı, karaciğerimizi bağışladığımızı, duyarsızlaşarak, kabullenerek yüreklerimizi bağışladığımızı görebiliriz. Eğer durum buysa, eğer bu söylediklerimden yanılmıyorsam, o zaman “hepimiz bağışçıyız” diyebilirim. Kitabı bitirirken kendimizi Kathy’nin çocukluğuna ait güzel şeyleri yitirdiğini hissettiği Norfork’ta buluruz. Ve Bayan Emily tekerlekli sandalyesiyle uzaklaşırken, ona “güle güle” deme fırsatı bile bulamayız.

 

Kazuo Ishiguro hakkında derlediğim bilgiler:

İngiltere’de yaşayan Japon asıllı Kazuo Ishiguro’nun 1982’de ilk romanı A Pale View of Hills (Uzak Tepeler, çev. Pınar Besen, 1992) yayımlandı ve Winifred Holtby Memorial Ödülü’nü kazandı. 1983’te Granta dergisi tarafından en iyi genç İngiliz yazarları arasında gösterildi. 1986’da yayımlanan ikinci romanı An Artist of the Floating World’le Whitbread Book of the Year Ödülü’nü aldı, Booker Ödülü’ne aday gösterildi. 1989’da yayımlanan üçüncü romanı The Remains of the Day (Günden Kalan­lar, Çev. Şebnem Susam, 1993) Booker Ödülü’nü kazandı ve 1993’te James Ivory tarafından filme alındı. 1995’te Cheltenham Ödülü’nü alan romanı The Unconsoled,2000’de Booker Ödülü’ne ve Whitbread Ödülü’ne aday olan When We Were Orphans (Çocukluğu mu Arar­ken, çev. Nilden Beyazıt Tunç, 2002) yayımlandı.

1995’te edebiyata katkıları dolayısıyla İngiliz hükümeti tarafından Officer of the Order of the British Empire payesiyle ödüllendirildi. 1998’de Fransa hükümeti tarafından Sanat ve Edebiyat Şövalyesi Nişanı’yla (Chevalier de l’Ordre des Arts et des Lettres) ödüllendirildi. Son romanı Beni Asla Bırakma (2005), yayımlandığı yıl Time tarafından İngilizce yazılmış en iyi 100 roman listesinde gösterildi, Alex Ödülü’nü aldı ve National Book Crities Circle Ödülü’ne aday oldu ve bu roman 2010 yılında sinemaya uyarlandı.

2005’te The Saddest Music in the World adlı ilk uzun metraj sinema filmi senaryosunu tamamlayan yazarın romanları otuzdan fazla dile çevrilmiştir. Kazuo Ishiguro, eşi ve kızıyla birlikte Londra’ da yaşamaktadır.

 Kazuo Ishiguro, Beni Asla Bırakma, Çev: Mine Haydaroğlu, Yapı Kredi Yayınları, 2007, 271 sayfa.

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.