Sait Aydoğmuş

Sait Aydoğmuş

Yazarın Tüm Yazıları >

ANILAR, ANILAR!...

A+A-

Coronavirüs salgını nedeniyle yaşamakta olduğumuz küresel felaketin bu beklenmedik ve dolayısıyla garip de olan  “hapis” günlerinde, bundan sonrası nasıl olacak kadar, geçmişte kalan günlerimizi daha bir hatırlıyor; anılarımızın iyi veya kötü, acı veya tatlı nostaljik tatlarının heyecanlarını yaşıyor; onları irdeleme fırsatı buluyoruz.

Yazımın başlığı, zaman zaman benzer bir durumun nostaljik duygularıyla  “Hey gidi günler!” anlamlı, ahvalli bir kavram gibi. Oysa benim kastım başka: Beni duygulandıran daha doğrusu üzen, kendi anılarımdan çok; son iki hafta içinde kimilerini yeni, kimilerini tekraren okuduğum 1960-70’li yılları ve sonrasını, aynı örgütte veya ulusal hareketin şemsiyesi altında birlikte mücadele ettiğimiz Kürd siyasetçilerinin anıları, otobiyografileri.

Son 3 hafta içinde böylesi 10 anı, otobiyografi kitabı okudum. Birkaç tanesi de sırada. 

Hem konuyla ilgili olarak ne demek istediğimin anlaşılmasını sağlamak hem de merak ve ilginizi canlı tutmak için üzüntümün nedenini yazımın sonuna bırakacağım.

Öncelikle kitap okumak için oldukça elverişli olan bu günlerde, özellikle belirtilen türden kitapları seçmemin öncelikli birkaç nedenine değinmek istiyorum.

Birincisi, 1973 Yılında başlatılan ve 1974 yılındaki “Genel Af” ile daha bir hızlanan Dr. Şıvan Hareketini/T-KDP’ni yeniden re-organize etme çalışmalarında, önemli görevler verilen/üstlenen Orhan Kotan ve bazı  arkadaşlarının (ki bunların bazıları, sonradan Komal Yayın Evi’ni ve Rizgari siyasi hareketinin kurulmasına öncülük edeceklerdi)süre içinde neden, niçin ve kimler tarafından dışlandıkları ve bunun, o yıllarda Kuzey Kürdistan’da yeniden oluşmakta olan ulusal hareketin ideolojik evrimini ve örgütlenmesini nasıl etkilediğidir.

Bu nedenle de daha çok anılan konuyla ilgili olarak doğrudan veya dolaylı bilgi ve belgelere ulaşabileceğim kişilerin anılarını seçtim ve bir hayli bilgiye/belgeye ulaştım da.

İkincisi, artık yavaş yavaş kendi anılarımı da yazmaya hazırlık yaparken, süreç içinde yaşadığım olaylar konusundaki hafızamdaki bazı teknik ve kronolojik eksiklikleri gidermek; yanı sıra özellikle anı ve biyografilerin belli başlı amaç ve esaslarını da daha bir öğrenip değerlendirmek istiyorum.

Teknik ve kronolojik hafıza eksikliklerinden kastım, özellikle okuduklarımla olayları yeniden hatırlamaya çalışmak ve tarihleriyle ilgili bazı notlar almak. Zira çoğu Kürd gibi, benim de belge ve bilgi biriktirme, arşivleyip muhafaza etme alışkanlığım çok gelişkin değil. Siyasal ve toplumsal boyutu olan bu gelenek eksikliğinin yanı sıra,  ben de birçokları gibi, mücadele içinde, Devlet tarafından yapılan fiziki baskı, hapis, sürgün gibi müdahale koşullarında, yeterince yazılı bilgi ve belge biriktirebilmiş değilim.

Bu eksikliklerimi belirttiğim yolla, yani konu ile ilgili eserleri okuyup öğrenerek kısmen giderebileceğimi düşünüyorum.

Anı yazma konusundaki diğer eksikliğim ise, konunun/alanın esasına ilişkindir.

Anı nedir, neye yarar ve dolayısıyla özellikle neyi amaçlamalı, neleri nasıl içermeli,  nelere dikkat etmeli; hangi metodoloji ile yazılmalı? Anının kişiselliğinin ve sübjektifliğinin ölçüsü ne olmalı? Belirtilen hususlarda, günümüze kadar ki tecrübeler sonucunda konuyla ilgili olarak oluşan/kabul gören uluslar arası yaklaşımlar, standartlar nelerdir? Kürd toplumunda ve ulusal hareketinde daha yeni yeni oluşan bu geleneğin düzeyi, konuyla ilgili uluslararası yaklaşımın, standartların neresindedir? Bu geleneği, bir yandan nasıl teşvik edebiliriz ve diğer yandan da esas amaç ve anlamıyla uyumu için nasıl daha olgunlaştırıp yetkinleştirebiliriz?

Yazılı anılar, genel olarak insanlık tarihinin, ulusal tarihlerin, edebiyat, sanat, müzik vb. alanların klasik tarihlerini doğrudan teşkil etmeseler de, onların en yaygın besleyicileri, zenginleştiricileri ve bu anlamda araçlarıdırlar.

Kürd ulusal hareketi içindeki 50 yıllık siyasi hayatımdan anladığım/çıkardığım en önemli ders, ulusal inşa sürecinde kişi ve millet olarak tarih bilincinin önemini yeterince kavrayamadığımızla ilgilidir. Tarih bilinci, uzaklaştırılmış olsan dahi vatanının, asimile edilmiş de olsan kültürünün, dilinin, ortak ulusal hayalinin/ruhunun ve sembollerinin en canlı ve temel harcıdır. Bunların tümünü kaybetsen de derin, güçlü, canlı bir tarih bilinci ile tüm bunları yeniden kazanabilirsin. Belirtildiği gibi, anılar ve biyografiler, doğrudan tarihsel metinler olmasalar da bu metinlerin oluşmasında ve dolayısıyla anılan olgunun ve bilincin gelişmesinin çok önemli dolaylı metinleri/araçlarıdırlar. Anılar, biyografiler, ulusal tarihi ve dolayısıyla bilinci zenginleştirir ve doğrultur; tarih ve bilinci de anıları ve biyografileri olgunlaştırıp zenginleştirir.

Konuyla ilgili “üzüntüme” daha doğrusu eleştirime gelince… Anı ile ilgili yukarıda belirttiğim hususların sadece bir ikisinden bahsedeceğim: Okuduklarımın büyük çoğunluğu, gereğinden çok sübjektifti. Bazıları da çok ama çok kişiselleştirmişti. Hatta olup bitenleri saptıranlar da hayli çoktu.

Tamam,  adı üzerinde, nihayet kendiniz anılarınızı, kendi aklınızla, zihniyet ve anlayışınızla, baktığınız pencerenizle, bulunduğunuz mecranızla ve tüm bu nedenlerle/anlamlarla uygun gördüğünüz ihtiyaç ve amaçla yazıyorsunuz.

Tüm bunlar, belli bir sübjektifliği, kişiselleştirmeleri de teşvik eden, edecek olan unsurlar…

Ama bunun da belli ölçüsü olmalı, değil mi?

Anıların, artık sonlanmakta olan bir ömür ve görevde, doğrusu ve yanlışı, eksiği ve fazlasıyla mücadelenizin, yaptıklarınızın bir değerlendirmesi, tartılması ve bu anlamda “itiraf”ı, hatta gerekirse eleştirisi olması gerekmez mi?

Anılarınızı yazıyorsanız, ömrünüzün ve görevinizin dünkü safhası ve rolüyle bu günkü safhası ve rolü arasında artık belirgin bir değişim söz konusu olmalı. Anılarınızı yazıyorsanız, dün ne idiyseniz olun; artık dünkü rolünüzün savunma güdüsü, dolayısıyla refleksi ve psikolojisi içinde kalıp kendinize toz kondurtmayarak ne hayatı, ne kendinizi ne de başkalarını görece doğru tartıp değerlendiremezsiniz. Hele de günümüzdeki yeni rolünüzü hiç mi hiç oynayamazsınız!

Dünkü “sen” ile bugünkü “sen” arasına bir mesafe koyamıyorsanız; anılarınızla ne hayattan ders çıkarıcı ne de  hayat konusunda ders verici de olamazsınız!

Ayrıntıya girmiyorum: zira amacım ne şimdiye dek yazanları ne de yazacakları ürkütmek değil; aksine, onları konumuzla ilgili doğru bir yolda teşvik etmektir.

Umarım bu yazım, konuyla ilgili yapıcı, olgun ve dolayısıyla da verimli bir tartışma ve etkileşmeye neden olur. Ve her alanda olduğu gibi, bu alanda da adım adım, amaç bakımından daha işlevsel ve düzeyli bir konuma geliriz.

08 Nisan 2020

Not: Yukarıda belirttiğim gibi, 1973-74 yıllarında, Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi’nin (T-KDP) reorganizasyonu sürecinde Orhan Kotan ve arkadaşlarının süre içinde neden, niçin ve kimler tarafından dışlandıkları ve bunun, o yıllarda Kuzey Kürdistan’da yeniden oluşmakta olan ulusal hareketin ideolojik evrimini ve örgütlenmesini nasıl etkilediği ile ilgili yazıyı yazmadan önce, reorganizasyon sürecinde, Orhan Kotan’ın, kendisine verilen görev gereği yazdığı ve o günün koşullarında çok doğru/önemli tespitleri olan bir yazısını yayınlayacağım.

 

Bu yazı toplam 2303 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.